Arşiv / Buzdağı
 
 
 
 
 
 

Vüsat O. Bener'in Romanı
Tam Bir Hüzün Konçertosu

Vüsat O. Bener, "Dost"(1952) ve "Yaşamasız"(1957) adlı hikâye kitaplarıyla, Sait Faik sonrasında, yazınımız için özgün bir arayışa girmeyi başarmıştı.1950 kuşağı hikâyecileri (Karasu, Edgü, Özlü, Kutlar, Duru, ?ipal, Öz) üzerinde sanıyorum Sait Faik kadar olmasa bile, önemi küçümsenemeyecek bir etkisi oldu. Bener'in yazarlık serüveni alışagelmiş çizginin dışında gelişti: "Ihlamur Ağacı"(1962) ve henüz yayımlanmamış "İpin Ucu" (1980) başlıklı iki oyunu dışında onun "Yaşamasız"dan sonra yalnızca iki metin yayımladığını görüyoruz, toplam 27 yıl içinde: 1962 tarihli "Öfke" ve 1980'da, Yazı dergisinde yayımlanan "Biraz da Sen Ağla Descartes." Yaz başında, bu uzun sessizliği bölen bir boy gösterisi oldu Bener'in; "Buzul Çağının Virüsü" adını taşıyan bu lik romanına, sözünü ettiğim son iki öyküyle koşut biçimde değinmek istiyorum burada.

"Dost"tan sonraki hikâyelerinde, Vüsat O. Bener'in anlatı geleneğimizde hemen hiç örneğine rastlanılmamış bir sözdizimi anlayışı geliştirdiği göze çarpar: Ataç'ın düzyazıdaki genel kısırlığımıza neredeyse tek umar olarak gösterdiği zorlu bir girişimi üstlenir yazar ve "deformasyon"a başvurmadan Türkçenin kalıplaşmış sözdizimini ve buna bağlı olarak da klasik mantığını sarsmaya koyulur. Tümcelerin iskeleti bütün bütüne kırılmamakta, ancak tümce öğelerinin birbirlerine eklemlenme süreci enikonu değişime uğramaktadır. Bu süreç zamanla anlatının gövdesine de yayılmış, öykülerin örgüsünde de farklı bir yapılaştırma süreci izlemiştir Bener. "Öfke" bu açıdan örnekseldir: Bir bakıma "non-figuratif" bir anlatıyla yüzyüze gelir okur burada, yalnızca replikleri işitilen, karanlık bir sahnede oynanan bir oyunu çağrıştırır bu tek perdelik metin.

Çelişkili gelebilir; hem ulaşılması güç olana ulaşmış, hem de yolu tıkanmış gibidir "Öfke"yle: Yaklaşık 20 yıl susar Bener. "Biraz da Sen Ağla Descartes" gelir sonra: Bellekte birikmiş, iyice ayrışmış, süzülmüş izlenimler; tortul anılar, zamanla bulanacağına netleşmiş, sis perdesinden sanki bir anlığına, o da yazılmak için sıyrılmış anılar, yazarın yer yer coşturucu boyutlar getiren ustalığı ile güçlü bir dramatik çatıya yerleşirler.

"Buzul Çağının Virüsü"ne bu dönemecin - bir sıkışma döneminin ardından gelen bir patlamanın ürünü olarak bakılabilir, sanıyorm. Yoğun, derişik bir üslup, gözü kapalı söz cambazlığı, billur: Bütün bu anlatımsal özelliklerin altından, Faulkner'ın söz krupiyeliği çağrıştıran örtük bir kurgulama ile "öykü"lerini dağıtıyor, topluyor Bener bu romanda. İmbikten geçirilmiş, eleyerek kayda geçirilmiş bozbulanık, bir o kadar da saydam bir panorama getiriyor "Buzul Çağının Virüsü": Son 40 yılın Türkiye'si, taşra(lar), kırık umutlar, deccal, direniş, yayı gevşetilmiş tutkular, kırık yaylar, tam bir hüzün konçertosu.

Vüsat O. Bener'in bu kitabını okumak, yazı dünyamızın aslında çoğulcu bir çepresi olabileceği düşüncesini yadsımamızı kılaylaştırabilir şüphesiz. Öte yandan, bu zorlu romanın konfeksiyon tipi okuru terleteceği açıktır. Ama, yazınımızın en usta işi örneklerinden birini, hele bir de güzelim bir aşk romanıysa bu, geri döne döne okumak da yabana atılacak bir keyif değildir.

* Yeni Gündem, 1984