|
Cumhuriyet Kitap, Derleme
ENİS BATUR, Bir yazı delisi
PARİS,
ecekent
Melda Kaptana
Gri Paris’in şaşılası ışığını getirdi evime Paris,
Ecekent. Bir zamanlar karşı komşum olan la Hune’ün vitrininde
görür gibiyim La Reine Paris’yi. Huchette Sokağı’na
dönercilerin yayıldığını duymak çok acı. Ama Passerelle
ile St. Louis’nin beton köprüye dönüştüğünü gördüğüm
gün duyduğum acıyı anlatmak ne mümkün.
Fast food yenilen yerlerin güzelim talebe cafe’leri
olduğu günleri düşünüyorum, ne güzelmiş o günleri yaşamak
Quartier Latin’de. Rue Cujas’daki postanenin talebelerle
doluştuğu günler.
Yazarın içten bir anlatımla bahsettiği Saint-Julien-Le
Pauvre kilisesinin sokağında, 8 numarada, 1950 ağustosunda
İlhan Koman ilk Paris sergisini açmıştı. –Karma bir
sergiye katılmıştı demek daha doğru.- Galeri 8. Ama
o güzel kiliseyi Enis Batur’un gördüğü gibi görememişim.
Daha yakından tanıyıp görebilecek bu kitabı okuyanlar.
Paris’e gittiklerinde önemsedikleri ve merak ettikleri
yerleri.
Derinden derine köşe bucak gezmek bir şehri kolay değil.
Bizim 1950’ler kuşağı Paris’i severek yaşayanlara özgü
kendi çevresini kurmuştu. Şadi Çalık’ın Sancak Mahallesi
diye adlandırdığı St. Jacques Sokağı gibi. Grup halinde
gittiğimiz cafe’lerimiz vardı. Paris’te yaşıyor ve Paris’i
yaşıyorduk, tam bilincine varmadan ama dolu dolu. Evet
biz eski güzellikleri, sevdiğimiz şeylerin değişimini
özlemle ve içimiz sızlayarak anacağız. Gençler, yeni
gelen her nesil bakalım neler sevecek.
Enis Batur, benden 23 yıl sonra gitti, daha o doğmadan
benim yaşadığım Quartier Latin’i anlatırken 50’lerdeki
yaşam sıcaklığını hatırlayışım da bir özlemdi.
5. ve 6. bölgeler benim en yakından tanıdığım bölgeler
olduğu için duyduğum heyecan bir başka boyutta oldu.
Au caid 1949 yılları sonundan başlayarak aşağı yukarı
iki yıl önünden geçtiğim bir eski mağaza. Paris’in fakir
diyebileceğim o döneminde St. Michel bulvarında eskiyi,
varlığı kanıtlayan adeta vakur diyebileceğim bir köşeydi.
Vitrininde gördüğüm kehribar ağızlıklar ve ağır başlı
düzen hâlâ gözlerimin önünde. Bruyere pipoların çeşidi
ve malzemeleri de...
O da yer değiştirmiş.
Hangi ozanındı hazırlamıyorum:
Ne idem, nere gidem
Bu derdi senden aldım
Dökmeye kime gidem
Paris özlemimi sevdamı ancak o şehri sevenlere anlatabileceğim
hissettim bu kitabı okudukça. Ama bence gizemini tam
açmaz o bize.
Ne aklımız, ne duygumuz ne de zamanımız yeter o şehri
bütünüyle görmeye, tanımaya ve anlamaya. Yılların, yozlaşmanın
bozamadığı bir şeyler hep var olacaktır ne kadar kalabalıklaşsa
da dünya. Benden yıllar sonra gittiği o güzelim şehirde,
benim göremediğim öyle güzellikleri göz önüne seriyor
ki Enis Batur.
Okurken aldığım notlara bakıyorum tükenmiyor Paris,
üç bulutlu bir yer kaplıyor yüreğimde. Bir kitap bir
şehri ne kadar yüreğimize indirir. Nasıl geçmişi özlemle
hatırlatır. Nasıl herkesin önünden fark etmeden geçeceği
yerleri yanı başımıza getiriverir.
Paris, Ecekent, yazarın şiirsel diliyle anlattığı, sevdiği
sevmediği yerlerin hepsi önemli.
Bu bir içerden sevilen Paris.
Güzel ve ilginç fotoğraflarıyla da bütünlenen bu kitabın
bu şehri tanıyanları heyecanlandırmaması olanaksız.
Tanımayanlar da gittikleri yerleri seçmeyi ve tanıyarak
sevmeyi başaracaklar. İki yıl gerekirmiş dolaşıp görmek
için Paris’in girift sokaklarını. Ya hayranlıkla seyrettiğimiz
yapılarını gezmek?
Bizim zamanımızda daha çok rıhtımlarda sızan berduşlar,
Tülin’in keşfettiği gizem sezilen salaş oteller, bouquiniste’ler
ayrı bir anlam kazanıyor bu kitapta.
Place de Vosges’da ve bu şehrin pek çok yerinde rastlayacağımız
çoğu yeşil boyalı ve çoğu demirden yapılmış eski bankları,
bir ara bunlardan ıslak birine oturuveren yazar onları
uzun boylu tanımlamalardan daha somut ve manalı gözlerimizin
önüne getiriveriyor.
Noter Dame’ın köşesinden nehre sarkan söğütler gibi.
1884 kayıtlı bir kapı eşiğinin fotoğrafını çekerken
‘Paris gizli işaretler şehri’ deyiveriyor ve bize neler
anlatabiliyor bu sözüyle.
Reu Nevers’i anlattığında oranın gizemini yaşamayabilir
misiniz? Louvre Paris’in bir güzelliği değil belki,
ama o bir kütlesini hissettiriyor Paris’i az tanıyana.
Ne der bilmem bana yazarımız? Bir imge var yazılanlar
arasında, gariptir bu kitabı okumaya başladığımda benim
de gözlerimin önünde benzer bir imge oluşmuştu. “Anılar
da bir şişenin içinde: Oradan anılardan, izlenimlerden,
deja vu, deja vecu yaşantı kesitlerinden parçacıklar
uçuşur, danseder, yeniden, ağır ağır şişenin dibine
doğru yönelirler. Benim böyle güzel diyemeyeceğim sözlerle
anlatıyor kitabın bende yarattığı heyecanı ve anıların
beliren hercümercini.
Kitabın 277 bölümünün her birinde önemli bir ses var.
Rue Seguier’de resmi çekilen pencereler bana yıllar
önce gördüğüm Blanche filmini ve Michel Simon’un unutulmaz
performansını anımsattı.
Furstenberg Meydanı 50’li yıllarda dalgın ve sessiz,
daha gizemliydi gibi geldi bana. Öyle fotoğraflar var
ki kitapta, ben Enis Batur’un gözünde fotoğraf sanatı
var demek istedim, bilmem anlatabiliyor muyum? Görsellik,
edebiyatın işlevini üstleniyor sanki.
Onun fotoğrafları ile “heykel sokak” olmuş bir değil
birkaç sokak. Kaçlarca küçük sokak var Paris’te tadına
varmadığımız.
Paris’te tesadüfen bir sokağın nerede olduğunu sorduklarında
tarif edebilirseniz, Paris’in sizi yabancılamadığını
hissedersiniz adeta. Hoş bir duygu bu, ben de birkaç
kezcik yaşamıştım. Ünlülerin yaşadıkları yerleri görmek,
orada yaşadıklarını düşünmek pek çoğumuzu ilgilendirir,
heyecanlandırır. Hiçbir Türk’ün isminin olmadığına dikkat
çekiyor yazar. Acaba Impasse du Rouet’de Fikret Mualla’nın
oturduğu eve veya Mübin Orhon’un oturduğu 210 Boulevard
Raspail’a birer levha konulamaz mı?
Spleen’i okurken, Bandelaire’i kitaplığımdaki yerini
buldum ve yıllardır okumadığım Les Fleurs du mal’i yeniden
okumaya başladım, bunu bile Enis Batur’a borçluyum.
Borçlar listesi epeyce uzu, her okuyaniçin de.
KENAR
Nuri Demirci
Bu da sözcüklerin talihsizliği: Kolayca harcanmak!
Akla geliveren ilk anlamlarının bir adım ötesinde bir
adım berisinde tebdil gezen hallerine aldırmadan, sadece
işaret parmakları gibi kullanılmaları... Çokça kullanılıp
yıpratılanlara, ‘dil’e düşürülenlere maytaptan öte,
diyelim bir işaret fişeğininki kadar bile bir işlev
yüklenilmemesi... mumya da spot, yeni aydınlıklarına
göz yumularak el değmemişliklerine ulaşılmaması...
Seyrektir, değişebilirliklerinin, birbirleriyle etkileştiklerinin;
bağlandıklarının, ittiklerinin, çeliştiklerinin fark
edilmesi. Ne öteki hallerinin bir yankı, bir tokmak
olarak beyinlerin çanına dokunmasına aldırılır, ne de
zarını zorlayan bir cenin gibi ilk tırnaklarıyla kulak
zarlarına tırmanıp tırmanıp düşmelerine.
Kenar öyle bir sözcüktür, sözgelimi. Boz renkte oluşundan
olmalı, sözlüklerin sırat çizgisinde, gitmekle kalmak
arası bir yerde göze çarpmadan, biraz ürkek, biraz çekingen
sis gibi durur ve durduğu yerde kendini çoğaltır.
Bir şeyin yakınındadır. İçe dahil görünür ama, dışa
yatkınlığını belli eder. Bundandır, o şeye en uzak olan
noktaları birleştiren çizgideki uçbeyliği. Şey’lerin
kıyısında gezinenlere süs gibi görünmesi de bu yüzdendir.
Pervazdır örneğin, pencerelerin biçimini bir daha çizer.
Değilse, oya olur, patiska perdelerin ucuna asılır.
Çizgili defterlerde, kırmızı hattın dışına taşmadan
akıyorken ya da suya bitişik durduğunda da süslüğünü
kuşanır. Bakmışsınız ya bir sarmaşığın dönemeçlerinde
kendini tekrarlayan gösterişsiz bir çiçek olmuştur;
ya, nehirlere yanaşmış da söğütler için gölgelik hazırlıyordur,
ya da denizle uç uca gelmiştir de çay bahçelerine masa,
sandalye yeri.
Sınırdır ve bütün sınırlar gibi bölen, ayıran bir yanı
vardır; ‘ortay’lığı buradan gelir.
Kaçmaya hazırdır, terk etmeye, gitmeye, bırakmaya,vazgeçmeye.
Gelirken gitmeyi düşünür, giderken kalmaktan yana olduğunu
anlar. Kararsızdır yani, tedirgin, koptu kopacak.
Şeylerin merkezi bir roman, dolaylı öyküyse, kenarları
şiirdir, kalın gövdenin inceldiği, inceldikçe saydamlaştığı,
saydamlaştıkça kırılganlaştığı yerdir.
Olması gereken yerde olamayanların ‘çekildiği’, kendilerine
yakıştırdıkları yeri kaçıranların, tutunmayı beceremeyenlerin
‘kaldığı’ mekândır ki kendine sokulan atılmışlara, görünür
olmayı terk edenlere ‘köşe’ olmaya uygundur.
Belki, ağzı çikletli, yapay benli, dudaklarını olabildiğince
kırmızıya boyayan, alt tarafları üst taraflarından daha
çok gelişmiş ‘dilber’leri ile övünmez ama, bu dilberlerin,
neonlardan sonra buruşuk peçeteleriyle dönüp geldikleri
ölü ışıklı ‘mahalle’lerini kendine yakıştırır ve alttan
alta o yerlerle gururlandığı da olur.
Kenar sözcüğünü bir şiirin omurgası olarak kullanabilirsiniz;
yakışır ve bu yükü kaldıracak gücü vardır.
‘Var’ oluşunu sorgulayarak ‘Öz’üne doğru bir yolculuğa
çıkmayı göze alır ve savrulmanız artsın diye merkezkaç
kuvvetini de çoğaltırsanız eğer, kenar sözcüğü size
bir roman bile yazdırabilir.
Tıpkı, yapyalın, nerdeyse tek anlamlı görünen, çoğunlukla
tek bir nesneyi ve o nesnenin tek bir işlevini işaretleyen,
efendi sözcüklerden “Kravat” gibi...
Eşyaların da yazgısıdır bu: Ezbere kullanılmak! Akla
geliveren ilk işlevlerinin bir adım ötesinde bir adım
berisinde tebdil gezen hallerine aldırılmadan, sadece
bir ‘şey’ gibi davranılır onlara.
Ama her zaman değil... Ehil eller ve diller, sözcükler
gibi eşyaları da piyasalarından epey yüksek bir değerle
ve bilinen hallerinden epey farklı birer imge deposu
olarak yeniden kullanıma sunabilirler ki, sunulmuştur.
Örneğin, Elma’yı ısırırken şöyle bir duraklayıp avcumuzda
ne var diye bakınmamış mıydık?
Şimdi de Kravat...
Boynumuza her doladığımızda, geride bir not bırakma
duygusu yaşatıyor, “öteki” hallerini varlığını hatırlatıyor
bize,
*
Bir filmden, onbeş-yirmi saniye süren bir görüntü: Sahnede
“talk show” yapan komedyen: “Polisin yakaladığı her
yirmi kişiden on sekizinin kravat taktığı belirlenmiş;
yakalanmak istemiyorsanız kravat takmayın,” diyor ve
izleyenler, efekt gülüşler eşliğinde kahkahadan kırılıyorlar.
O yüksek kültürün geliştirdiği yüksek gülmece anlayışa
sahip olamadığım için olmalı, ahalinin niçin güldüğünü
pek kavrayamadan ben de gülümsüyorum. Efekt gülüşlerin
kışkırtmasından değil; o sıralar Enis Batur’un Kravat
romanındaki düğümlere takılı oluşum ve bu monologla
romanı çakıştıran rastlantı yüzünden. Kravat takanlarla
kravata takanların iki ayrı yerde ‘polis’lik olmaları
ilginç geliyor bana. Maktulü kaybolmuş, dolayısıyla
faili meçhul bir cinayet anlatısı mıydı Kravat? Evet,
ama, hayır. Diyeceklerini diyebilmek için konuşma balonları
gerekiyordu Batur’a. Lastiği inceltişi uygun balonları
hazırlayışı: Bu, o.
Cumhuriyet tarihinin, kravat takmayı zorunlu kılanlarla
kravat takmayı reddedenler arasındaki kıyasıya mücadeleden
ibaret olduğunu savunan bir siyasal yorum muydu? Evet,
ama, hayır. Kumaştan ayrılmış ve kravatın halkasına
dahil olmuş bir çok ip ucundan birini çekip nereye kadar
uzadığına bakmak istemişti Batur; bu da o.
Ortalama yüzyirmi santim boyunda bir kumaş kesitinin
anatomisi olabilir mi? Evet, ama hayır. Konuşma balonlarını
dolduracak olan cümleleri düzgün yazmak için hazırlanan
çizgiler / kumaşın dokularına inen laboratuvar analizinin
sonuç raporu / dokudan dokumaya, dokumadan takıya uzanan
koşunun etapları / kestirme asfalt yerine dolambaçlı
patikayı seçen bir yürüyüşçünün gezi notları.... bu
da o.
Hepsi tamam; ama, bir şey daha; asıl o mu: Güreşte uygulanan
bir oyununun adı kravat. Bu ‘oyun’un tanımında, “rakip”,
“boyun” ve “tehlikeli” sözcükleri kullanılıyor: “Güreşte,
rakibin boynunu kolla sıkarak uygulanan ve tehlikeli
olduğundan yasaklanan bir oyun.” İyi uygulanabilirse
kazandıran, iyi uygulanmamışsa yenik düşüren bir oyun
olmalı, bütün oyunlar gibi.
Kravatı didikleyerek enini boyunu iyice ölçen bu kitabın
içinde kravat oyununun adı geçmiyorsa eğer, bu oyun
gerilerde bir yerlere gizlenmiş olmalı; dahası, kitap,
bu oyunun figürlerinden hareket ederek kurulmuş olmalı,
diye düşünüyorum.
Öyleyse, hayat alanı, şu kadara şu kadar boyutlarında
bir minder, yaşamak dediğimiz şey de, hakemi bol bir
güreş karşılaşması mı?
Öyleyse, anılan mekânlarda bir arada bulunanların herbiri,
diğerlerine göre, öyle olduklarını gizleme ustalığına
ulaşmış, birer rakip mi? O kişiler, günlerin, işlerin,
aşkların yoğunlaştıkça sıradanlaşan, sıradanlaştıkça
sıkıştıran, sıkıştırdıkça bunaltan temposunda, günler
boyu sayısız kez karşılaştıkları, üstelik yüzlerine
karşı gülümsemek zorunda oldukları rakiplerini pek ettirmeye
ve bu ‘müsabaka’lardan bir biçimde galip çıkabilmeye
mi uğraşıyorlar? Ve bunun için birçok oyuna başvuruyorlar
da kravat bunlardan sadece biri mi?
Küçük bir ayrıntı, ama belki de romanı oluşturan gizli
omurga şu mu: Rakip saydığımız her şeyi ve herkesi sonunda
tek bir görüntüye dönüştürüyor ve onu, tek rakibimiz
olarak aynalarda mı kıstırmaya başlıyoruz? Ve hayat,
o ciddi bakışmanın gerçekleştiği ana kadar yaşanan bir
çeşit oyalanma, bu ana doğru bir birikme ya da o anı
geciktiren düpedüz görmezden gelmeler toplamı mı? Bütün
öykünün, bütün öykümüzün özeti bu mu? Bize ayrılan süreyi,
tehlikesini içine gizleyen bu oyunu kuralını sökmeye
uğraşarak mı tamamlıyoruz: Bir kravatı nasıl bir kola,
kendi kolumuza dönüştürebiliriz?
Öyle: Eğer, “eş”lerin ilgilerini gösterme seanslarını
saymazsak, kravat takmak zorunda kalan her kişi, kravatın
ip haline kendi elleriyle geçirmiyor mu yakasının altına;
kendi düğümünü atmıyor ve iki yakasının bir araya geldiği
yere doğru kendi itmiyor mu? Belki her sabah,bazen günde
birkaç kez tekrarlanan bu iş, bu oyunun provası değil
mi? Ve bu prova, erkeklerde ademelması denen çıkıntının
enseye yanaşabilme mesafesinin sınırını, sıfır noktasını
ölçmekle; kadınlardaysa, bir eksikliğin giderilmesine
ilişkin bir özlemle belki, o “çıkıntı”yı deri’nin derinlerinde
aramakla ilgili olamaz mı? (Zorunda kalmak, hayatın
bize attığı bir düğümken bunu bir de bir vitrin aracılığıyla
ilan etmek zorunda oluşumuzu çevreye duyurmak, düğümü
körleştirmekten, ademelması’nı biraz daha öteye itmekten
ya da olmayan ademelmasını aramaktan başka ne ki?)
*
Demem o ki: Temsilden önce son bir prova daha vardır
ve o gün düğüm, 30 derecelik bir açıyla varılabilecek
son noktanın ötesine itilir.
Temsil de roman da bu an için vardır.
Köşedeki kulübün park yerinde görevli genç oğlanın duyduğu
ve tabancadan çıktığını sandığı ses, dışa açılan tek
noktası bir kravatın boğumuyla tıkanmış, kaynayan bir
kazanın iç basıncının sesiydi.
Olay yeri ekibinin yaptığı düğüm incelemesinin sonuçsuz
kalması doğal; çünkü kravatların ruhsatsız satıldığını
hepimiz biliyoruz.
*
Kravat yapmak için biçilen kumaşta ne çok kenar var!
Kat yerlerini sayarsak, hele...
Alıngan bir patatesle bir kadının
sohbeti
Zehra Başar
(PATATES) – Unuttun sanıyordum. Haftalardır, balkondaki
küçük sepette bekleyip duruyorum. Filizlendiğimi bile
görmedin benim. Şimdi neden çağırdın?
(KADIN) – Bu sabah, Enis Batur’un Patates isimli kitabını
okudum. Kitaptan haberdar etmek istedim seni. Hem de,
söyleşelim, dedim.
(PATATES) – Kitaptan haberim var. Bizi anlatmış galiba.
(KADIN) – Hayır, sizi anlatmak için yazmamış kitabı.
sizi yazma hazırlığında, bir konuyu yazma hazırlığında
yaşadığı, merakla başlayan süreci anlatmış.
(PATATES) – Tuh... Sadece bizim için yazıldı, diye sevinmiştim
ben de. O zaman... Nasıl bir kitap bu?
(KADIN) – Kitabı için, ‘ortaya çıkmamış bir metni konu
edinen bir söyleşi-deneme kitabı’ diyor.
(PATATES) – Haa, anladım...
(KADIN) – Neyi anladın, sayın patates?
(PATATES) – Senin bu yazıyı yazarken neden benimle söyleşi
yapmak istediğini anladım. Biraz kabalık olacak ama...
Bu, taklit olmuyor mu?
(KADIN) – Olmaz mı? Elbette oluyor. Kitabın biçimini
sevdim. Öyle kitaba, böyle yazı, dedim, ben de. Hem
oyun yazmayı sevdiğimden, bana pek uygun geldi. Kitaptan
nasıl haberin oldu?
(PATATES) – Arkadaşların söyledi. Yazarın masasının
üzerinde uzun süre gözlenen, fotoğrafları çekilen arkadaşlarım.
(KADIN) – Kitabında yazıyor. Uzun süre bekletmiş onları,
(PATATES) – Neden bekletmiş?
(KADIN) – Kitap tam da bu beklemeden söz ediyor. Beklerken
biriken bilgiden, gözlemden, düşünceden. Televizyon
belgesellerinde izlemiş sizi. Tablolarda, şiirlerde
gördükçe, sizden bıkıp vazgeçmek yerine, keşfetme isteği
artıyormuş. Bilgisi arttıkça, araştırma isteği artıyormuş.
(PATATES) – Bu kadar ağırdan almaya gerek var mıydı?
(KADIN) – Öteki deneme kitaplarından da anlaşıldığı
kadarıyla, acelesi olmayan yazarlardan, besbelli.
(PATATES) – Ne zaman yazacakmış?
(KADIN) – Belli değil. Zamanı gelince.
(PATATES) – Peki, önce bizi, sonra Patates kitabını
yazmak nerden aklına gelmiş? Patates çok mu seviyormuş?
(KADIN) – Hayır...
(PATATES) – Eee, o zaman? Bir zamanlar, elleri çatlak
çatlak olup, tarladan patates mi toplamış? Yoksa hayatında
çok mu patates pişirmiş?
(KADIN) – Hiçbiri değil... Önceki yazılarında da sözünü
ettiği bir kıvılcım yüzünden işte... Merak duymuş size.
Sonra da bu kitabında, ‘merakı belirleyen ve sürükleyen
dürtüleri sorgulamak’ istemiş. Kıvılcımın ardından gitme
isteğini ateşe yel olmak isteğini...
(PATATES) – Kıvılcımı nasıl fark etmiş?
(KADIN) – Taaa 1970’lerde karşılaştığı, Francis Ponge’un
ve İlhan Berk’in iki düzyazı şiirinden...
(PATATES) – Patatesin kendisi yerine, benim yerime sadece
bir şiirden yola çıkmak... Ne bileyim...
(KADIN) – Kitapta açıklıyor bunu. Görmeden de yazılabilir,
diyor. Ama ‘görünce değişir yazar, artık farklı yazılır,’
diyor. Sonra, yazmaya kalkmak, “patatesin kendisinden
çok, imgesini çözümlemeye girişmektir” diyor.
(PATATES) – İmge mi? Şimdi biz imge miyiz? Ne işe yarar
imge? Aşk olsun yani...
(KADIN) – Yazarın bakışaçısında öylesiniz, sayın patates
kardeş. Yaratıcının bakışaçısında. Bu kitapta da yer
alan, Van Gogh’un “Patates Yiyenler” tablosunda, Millet’in
“Kötü Hasat” tablosunda, Reaoule Michau’nun “Patateslerin
Savaşı” tablosunda, daha başka tablolarda, şiirlerde,
denemelerde imgesiniz...
(PATATES) – Ben imge olmak istiyor muyum bakalım?
(KADIN) – Farklı bir düşünmeyle, aklın başka bir boyutunda
özgürce yer alıp bir kez daha var olmak istemez miydiniz?
Dünyadaki yerinizin bir kez daha onaylanmasını istemez
miydiniz?
(PATATES) – Bana sorarsan, bir ‘bilim adamı titizliğiyle,’
ansiklopedilerde olduğumuz gibi, gerçekte olduğumuz
gibi yazılmadıkça, hakkımızda yazılanlar hiçbir işe
yaramaz.Bize böyle öğretildi. “Gerçek,” süslenmeye gelmez
diye...
(KADIN) – Bana göre, yanlış öğretilmiş... Şimdi yazar,
kitabında cevabı veriyor sana: “İnsaflı olun, süslemeyeceksem
neye yarar aylar boyu didiklemem?”
(PATATES) – Tamam canım! Bir şey demedik... İnsaflı
oluruz elbette...
(KADIN) – Üstelik, asırlardır ansiklopedilerdesiniz.
Çuvallar dolusu yazılıp çizilmişsiniz. Midelere girip
çıkmışsınız. Ama ışığınızı kimse görmemiş.
(PATATES) – Ne ışığı? Işığımızın olduğunu kim söylüyor?
(KADIN) – Anılarında, Ressam Balthus söylüyor. Diğer
bir ressamın, Van Gogh’un “Patates Yiyenler” tablosunda,
patateslerden yoksul köylülerin yüzüne yükselmekte olan
ışıktan söz ediyor.
(PATATES) – Hımm... Hiç fena değil.
(KADIN) – Bunu bir sanatçıdan başkası, böyle göremez.
Üstelik Balthus, dünyanın taklidini, tarifini yapmak
değil de, onun karanlığına, gizemine doğru yolculuk
etmek gerektiğini söylüyor. Ruhunu yakalamak için...
(PATATES) – Anlamak zor... Yazınca, patatesin ışığı
mı çıkar ortaya? Başka şeyleri yazınca da çıkar mı?
(KADIN) – Acelesiz, iyi bir deneme yazarı; iyi bir roman
yazarı, bir şair, bir ressam, bir müzisyen gibi, ışığı
da çıkartır, ruhu da yakalar. Bu yazarın daha bir sürü
deneme kitabı var.
(PATATES) – Kıvılcımı bol bir yazar, desene...
(KADIN) – Okunması gereken, iyi bir deneme yazarı. Dünyayı
ortaya çıkartmak söz konusuysa eğer, bunu yapmanın yolu
da onu parçalara bölmekse... Yazdığı yüzlerce denemeyle
yapıyor bunu. Merdivenden de söz ediyor, kalemden, kutudan
da... Doğru an’dan, Kibir’den, Ayak Tırnağı’ndan, Kar
Kurdu’ndan, Makas’tan... Deneme yazarı, bir çatı kurucudur,
bana göre. Ortaya çıkarılan parçalar, kendiliğinden,
gevşekçe örülür sonra...
(PATATES) – Patateslere yaptığı gibi...
(KADIN) – Evet... Patatesleri de parçalara bölüyor...
Kitabında yazıyor bunu. “Hiçbir patates, birbirine benzemez”,
diyor. “Dünyadaki patates sayısı kadar, patatesler hakkında
yazılabilir,” diyor.
(PATATES) – Birbirimize benzemediğimiz doğru. Sen de
içinde bizi bırakıp unuttuğun sepete biraz ilgi gösterirsen,
öyle olduğunu anlarsın.
(KADIN) – Haklısın, sizi ihmal ettim...
(PATATES) – Ama affedebilirim seni. Beni burada konuşturduğun
için... Kendimi önemsiz sanırdım...
(KADIN) – Seni ben konuşturmadım ki... Önemsiz sayılanları
konuşturmak, yazarın işidir. Ben, aracı oldum sadece.
Kendini önemsiz saymaya gelince... Yazarla söyleşenin
kitaptaki ilk sorusu bu zaten. Üzerinde durulması gereken
onca soru varken... Patates...
(PATATES) – Açıkça öyle mi soruyor? Ama saygısızlık
bu... Peki, bizi önemsiz görene ne cevap veriyor yazar?
(KADIN) – Neyin önemli olduğunu “nasıl siz saptıyorsunuz,
karşınızdaki de saptayabilir,” diyor. Bu “despotik...tavrınız
sizi endişelendiriyor mu?” diyor.
(PATATES) – Bizi yazmayı önemsiz gören ne cevap veriyor?
(KADIN) – Ona soru sormuyor ki yazar... Sorduğu sorunun,
bir saptama olduğunu söylüyor. Böyle bir soru, neyin
daha önemli olduğunu despotça dayatanlara sorulmaz zaten.
İyi görebilmek, bana göre, ‘küçük’ şeyleri görebilmekten
geçer. Bir de despot olmamaktan. Haklı değil miyim sence?
(PATATES) – Haklısın da... Küçük derken patatesleri
de mi kastediyorsun yoksa?
(KADIN) – Hemen alınma, sayın patates kardeş... Küçük
sözcüğünü tırnak içine alacağım, yazarken. ‘Sözde küçük’,
anlamında...
(PATATES) – İyi o zaman.
(KADIN) – Ben bütün ‘küçük’ şeylerin dillenmesinden,
kendilerini duyurup tanıtmasından yanayım. Böyle bir
bakış açısıyla, bunun için kullanılan dilden yanayım.
Numaralanıp sınıflandırılarak, satırlara hapsedilenlerin
kurtulmalarından, elma, patates, kâğıt, kalem, merdiven
olarak kendilerini tanıtmak için ortalığa dökülüp saçılmalarından
yanayım.
Edebiyat, buna izin veriyor. Deneme, diğer edebi biçimlerden
belki daha da fazla izin veriyor buna.
(PATATES) – Bu yazarın yaptığı gibi mi?
(KADIN) – Hem de iyi bir şekilde yaptığı gibi. Üstelik
bu kitabında, buzdağını oluşturan, görünmeyeni açıyor.
Yazarı bir ‘şey’ yazmaya itenin “yasası, mantığı, kimyası”
olmadığından, bir ‘şey’ gelip sizi dürttüğünde girilen
o zor anlaşılır sürecin içindeyken, yapıtı oluştururken
yaşadıklarını, bakış açılarını anlatıyor. Acelesi olmayanların,
iyi araştırıp yazmaya önem verenlerin okuması gerekiyor.
(PATATES) – Ben artık sepetime döneyim...
(KADIN) – Ne oldu? Birden, neden gitmeye karar verdin?
Benimle söyleştiğin için henüz teşekkür bile etmedim
sana. Ha, anladım. Konuşmayı fazla uzattım galiba...
(PATATES) – Bana söz söyleyecek aralık mı bırakıyorsun?
Deminden beri sesini giderek yükseltiyor, uzun uzun
konuşup duruyorsun. Bir de despot olmamaktan, acelesiz
olmamaktan söz ediyorsun.
(KADIN) – Haklısın... Kusura bakma, sayın patates kardeş.
Kaybettim kendimi.
(PATATES) – Ben de seni sakin, saygılı biri sanırdım.
Neyse... Ben şimdi balkonda önemsenmeyen nesnelerin
durduğu sepete, arkadaşlarımın yanına gidiyorum. Başka
bir diyeceğin var mı?
(KADIN) – Arkadaşlarına söyle o zaman... İmge bile olsanız,
sayfalarda önem kazanıyorsunuz. Siz de, dünyanın birbirine
benzemeyen bütün patatesleri olarak, tek tek, ağır ağır
ayaklanmalısınız...
(PATATES) – Bu kadar bağırmana gerek yok ki... Yanında
duruyorum. Başka?
(KADIN) – Peki... Sessizce söylüyorum. Fısıldıyorum
bak!... Dünyanın bütün nesneleri, kısacık anları, küçücük
mekânları, önemsenmeyen ‘küçük’ insanları, kadınları;
tek tek, yavaş yavaş, sayfalarda ayaklanmalı...
ENİS BATUR:
“Yazı delisi olduğum ortada...”
Enis Batur edebiyat ve sanatımızın en üretken kalemlerinden
biri. Son günlerde yine önemli yapıtlarla çıktı karşımıza.
Batur’la ‘Özel Sevda Rehberi’ ve diğer kitapları üzerine
konuştuk.
Ali Bakırova
Bir sohbetimizde, son yıllardaki veriminizi yoğun yazı
dönemlerine borçlu olduğunuzu söylemiştiniz. Nasıl başladı
o süreç? Nasıl hazırlanıyor, çalışıyorsunuz?
1995’te başladı her şey. O yıl ve sonraki yıl birer
ay süreyle bir tür “burs” aldım yurtdışından, her iki
sefer de son derece verimli geçti masa başında. Üstelik
bir odaya kapanmış da sayılmazdım, binlerce kilometre
yol tepmiştim. Sonra, bir “özel dönem” yaşadım: 1996
güzünden 1997 yazına dek yedi ay ‘doğal ortamım’dan
uzakta kaldım, tam anlamıyla bir patlama gerçekleşti
tezgâhımda. Ondan beri de her yaz 30-45 gün arası süren
bir yoğun yazı parantezine girer oldum, altı yıl içinde
pek çok kitabımı öyle yazdım. Şimdi, bu yazı yoğunlaşmasının
bir arka perdesi olduğu malum: Hemen her sabah, yaklaşık
dört saat masa başında, okuyarak ve yazarak geçiyor,
bütün bir yıl boyunca. Kesintisiz soluk gerektiren metinler
için kesintisiz bir hazırlık yapmış oluyorum böylece.
Yoğun yazı dönemi başladığında, bir bakıma doldurduğum
hazneyi boşlatıyorum. Gene de “otomatik” boyutu yok
işin: Bu yaz yanımda on iki kitabın dosyalarını götürdüm,
beşi üzerinde çalıştım, dördünü tamamladım, öteki dosyalara
hemen hemen dokunmadım. Yazmayı tasarladığım bir dizi
şiir vardı hesapta, hiçbirini yazamadım, buna karşılık,
bir dizi yeni, öngörmediğim şiirle döndüm. Bu arada,
iki yeni kitabın çatısı oluştu kafamda, onlarla ilgili
malzeme topladım.
ÇALIŞMA YÖNTEMİ
Ben de bu ‘malzeme toplama’ konusuna girmek istiyordum.
Patates, sizin çalışma yönteminize ilişkin önemli ipuçları
sunuyor. Malzemenin bütününe yazma aşamasından önce
ulaşır mısınız?
Bu, biraz konuya,birazdan çok da benim karar kılma eşiğime
bağlı bir şey. İki ayrı uçtan örnekler verebilirim.
Dans eksenli bir şiir kitabı kuruyorum şimdilerde. Neredeyse
sınırsız bir konu. Oysa, kurduğum çatının kesine yakın
bir çatısı var, burada açılmaktan kaçınırım, gerekenden
fazlasına kapıyı pencereyi kapatırım. Yassıada’yı kuşatan
küçük bir kitap yazıyorum iki yıldır, orada, tersine,
her kırıntıya gereksinmem var. Dolayısıyla, Knebworth
mâlikanesiyle ilgili yayınlara ulaşmaktan, İngiliz arşivleriyle
yazışmaktan, Osmanlı arşivinde çalışan arkadaşlarımdan
yardım istemekten başka çarem yok. Akurgal’ın “yüzde
yüz kütüphane” yaklaşımına bir metnimde değinmiştim,
“yüzde yüz malzeme”den söz etmek çok güç. Yassıada’yı
yazarken iki kez durdum ve uzun aralar vermek durumunda
kaldım, beklediğim malzemeler yüzünden. Yolda, karşıma
“beklenmedik malzemeler” çıktığı oldu. bazen, bitirdiğiniz,
hatta yayımladığımız bir kitaba ekler yapabilir, “post-scriptum”lar
yazmak zorunda kalabilirsiniz. Ama “malzeme hastası”
değilim ben, durmasını bilirim.
Eriştiğiniz malzemenin ne kadarını kullanıyorsunuz?
Örneğin Kravat’ta değindikleriniz, topladıklarınızın
kaçta kaçıdır?
Doğru ölçekleri verebilmem olanaksız şimdi. Şunu söyleyebilirim:
Kravat’ta, malzemenin benim gözümde “nektar” olan kısmından
yararlandım. “Ansiklopedik roman” diyordum ya, Ansiklopedi’min
ciltlerinden birini kravata ayıracak olsaydım, ki açıkçası
ayırmayı aklımdan bile geçirmezdim, o format içinde
kullanabileceğim pek çok ayrıntıya ulaşmıştım. Oysa,
bu kitapta onlara yer yoktu.
Kravat, neden ansiklopediniz için uygun bir konu gibi
görünmüyor size? Bildiğim kadarıyla kravat takmaktan
nefret eden biri değilsiniz?
Tek başına bir kitabı, bir cildi kravata ayırmazdım
demek istiyorum. Bir ara, Koçu’nun “Giyim Kuşam Sözlüğü”nün
alabildiğine kişisel bir versiyonunu kurma düşüncesi
zihnimi kurcalamıştı. Ansiklopedimde eldiven, jartiyer,
dandy, kumaş, takı maddeleri yer aldı zaten, ama yekpare
bir kitaba gitme isteği içimde yeterince güçlü bir boyuta
ulaşmadı. Yönelseydim, kravat sanırım ortaboy bir madde
hak ederdi.
Aslında, Kravat’ın asıl başrol oyuncusu “kravat”tan
çok “düğüm”.
Kesinkes öyle. Kravat’a 1996’da başlamış, sonra terk
etmiştim bir çekmecede. “Düğüm” sorununa açılmasaydım
bir noktada, kitabı bütünleme isteğim harlanmazdı. Bugün
baktığımda, okurun en çok ilgisini çeken bölümlerin,
benim en çok ilgimi çeken son bölümün hazırlayıcısı
olmaları dışında anlamları olmadığını düşünüyorum.
Ben size katılmıyorum. Ercü’nün karakterine ve üslubuna
bayılıyorum.
Böyle düşüncelerin varlığı benim düşüncemi değiştirmiyor:
Kurmaca şahıslardan hoşlanmıyorum, gerçek kişilerin
kurmaca uzantıları sarıyor bir tek beni. Acı Bilgi’de
ve Elma’da olduğu gibi, birkaç yıldır üzerinde çalıştığım
anlatı eksenli yeni kitaplarımda da kurmaca kişilere
pek yer açmıyorum, sahici kişilere kurmaca roller biçmeyi
yeğliyorum.
“Kırmızı Eşeğin Öyküsü”nden söz ediyorsunuz.
Evet, hem ondan hem de biri Melekler ile, ötekisi Kütüphane
ile ilgili iki anlatı çalışmasından söz ediyorum.
Biraz bilgi verebilir misiniz bu kitaplarla ilgili?
Walter Benjamin, yazara yazmakta olduğu kitaplara ilişkin
sözler söylememesini salık verir, bence haklıdır. Geçmişte,
sözünü ettiğim bir iki kitabım oldu, onları bitiremedim
örneğin. Pek çok tasarısını gerçekleştirememiş biri
olarak temkinli davranmalıyım. Bu üç çalışmayla ilgili
ortaklıktan dem vurabilirim: Kurmaca bir olay (kırmızı
bir sıpanın doğması), kurmaca yaratıklar (melekler),
sahici kitaplardan oluşan kurmaca bir kütüphane zincirleme
bir üçlü, bir üçüzlü oluşturdu kafamda. Görülmemiş,
görünmemiş, gözükememiş şeyler üstüne bir dizi metin
beni çok heyecanlandırıyor açıkçası.
“BİR ROMANCI DEĞİLİM...”
Roman yazarı olarak kendinizi Kundera’ya yakın hissediyor
musunuz? Ben ortak yönleriniz olduğunu düşünüyorum.
Kundera, ilgi duyduğum bir yazar. Romanlarını deneme
kitabı, denemelerini roman gibi kuruyor oluşu bir ortaklık
bulmanıza yol açmıştır belki. En azından benim ilgi
duymamın temel nedeni bu olabilir. Gel gelelim, ilgi
duymak başka, yakınlık duymak başka. Her şeyden önce,
roman ya da roman denemesi yazmam yanıltmamalı: Bir
romancı değilim ben, şiir ve nesir yazıyorum. Nesir,
hayli geniş bir alanı kapsıyor kavram olarak. Daha tanımlı,
“tür”ün çerçevesine daha yatkın denemelerin yanında,
“sınır ihlali” olarak adlandırdığım, daha özgür, türler
arası boyutu ağır basan bir nesir yazısına yöneldim
bir noktadan sonra. Deneme yazımın içine, tıpkı şiirlerimin
içine olduğu gibi, bir anlatı damarı girdi. Kundera
oysa, kendisini bir romancı, “roman sanatı”nın bir temsilcisi
olarak koyan yazarlardan biri. İhanet Edilmiş Vasiyetler’de
örneğin, Breton’un romana karşı argümantasyonlarına
dikleniyor. Kendi cephesinden şüphesiz haklı. Ama Breton’un
saptamaları, benim gözümde onunkilere oranla daha güçlü.
Kundera size yakın gelmiyorsa bile, kendinize yakın
bulduğunuz romancılar olsa gerek.
Geleneksel roman anlayışının günümüzdeki temsilcileri
beni pek sarmıyor açıkçası. Vargas Llosa gibi romancıları
son derece sıkıcı buluyorum örneğin. Deneysel yanı ağır
basan, buna karşılık derin bir keyif de sağlayan romancılar
gözdelerim: Cortazar, Queneau, Calvino, Perec, Julian
Barnes, Botho Strauss, Roubaud, Nooteboom hemen aklıma
gelen isimler.
Türk edebiyatından herhalde Tahsin Yücel’in Yalan’ını
beğenmişsinizdir?
Utanarak söylüyorum, Yalan’ı hâlâ okumuş değilim. Hikâyeci
Tahsin Yücel’i üstün bir yazar saydığım sır değil. Vüs’at
O. Bener’i, Hulki Aktunç’u da. Beni en son allak bullak
eden anlatı metni, Leyla Erbil’in Cüce’si oldu.
Acı Bilgi’yi, Elma’yı, Kravat’ı bir üçlü gibi görüyordunuz
yanılmıyorsam. Şimdi ikinci bir üçlü mü söz konusu?
Üçer üçer gitmiş, gidiyor olmam bir rastlantı topu topu.
Onları üçlemeler olarak görmüyorum tam anlamıyla, kimi
ortak yönleri olsa da. Birbirini bütünleyen bir dizi
sorun, sorunsallık var elimde, başlangıçta. Bu durum,
ister istemez, kurma aşamasından yazma aşamasına geçtiğimde
kitaplar arasında geçişler, keşismeler yaratıyor. Şimdiki
üçlüde, demin de değindiğim gibi, zaten bir peşpeşelik
hali geçerli: Görülmemiş, görünmemiş, gözükememiş üçgeni
kaçınılmaz biçimde birbirini tamamlıyor zihnimde.
Birer deneme olarak düşündüğünüz romanlar mı, birer
roman olarak kuracağınız denemeler mi?
Hem biri, hem ötekisi. Başka bir zincir de önerebilirim:
Kırmızı Eşek benim fabula’ya, Melekler teologya’ya,
Kütüphane topografya’ya sorulmamı sağlayacak konular.
Aynı kitapta mı yan yana gelecekler, üç ayrı kitap mı
söz konusu? Bu soruyu sorarken Patates’le ilgili bir
eleştiriyi dile getirmek istedim. Küçük bir metni bağımsız
kitap halinde yayımlama gerekçenizi öğrenebilir miyim?
Önce anlatı metinleriyle ilgili sorunuza, her birini
ayrı bir kitap olarak öngördüğümü söyleyerek yanıt vermiş
olayım. Sonra Patates’e geçelim. Kitap çıktıktan hemen
sonraydı, Selçuk Altun da serzenişte bulundu. Gel gelelim,
o, bir kitap çok kalınsa da şikâyetçi olur. Ümit Bayazoğlu
“bu bir dergi yazısı olmalıydı” gözlemini getirdi, ki
katılmıyorum. Başlangıçtan beri küçük boyutlu kitaplar
yayımlamaya yatkın biri olarak görüldüm. Metin sıkıysa,
bir başına, bağımsız bir versiyonu gerçekleştirilmelidir,
diye düşünürüm. Şüphesiz bir olanak sorunudur bu, her
vakit olanaklar elvermeyebilir. Başkalaşımlar’ı, önceleri
küçük kitaplar halinde yayımlayıp sonra ‘kolektif’ baskılara
yönelmeyi yeğliyordum, üçüncü ciltte bundan vazgeçtim.
Şiir ve İdeoloji’nin ilk basımında hata yaptığımı daha
önce dile getirmiştim: Küçük bir kitap olmalıyken başka
denemeler ekleyerek oylumunu şişirmek zorunda kalmıştım.
En büyük hatam Seferî Dîvan, Alaca Dîvan ve Barok Dîvan’ı
ayrı kitaplar halinde çıkarmamak oldu. Gördüğünüz gibi,
küçük kitap konusunda ısrarlıyım! Sonra ‘kolektif’ baskıya
geçilir, geçilebilir, diyorum.
2003’te yedi kitabınız çıktı. Belki bu nedenle küçük
kitaplara tepki geliyordur. Okurunuza nefes aldırmadığınız
söyleniyor. Strateji açısından, kitap satışı açısından
hatalı davrandığınızı düşünmüyor musunuz?
“KAFAMDAKİ PROJE...”
Kitaplarımın belli bir okur nüfusu var. Nefes alma zorluğu
çektiklerini hiç sanmıyorum, olsa olsa bütçeleri zorlananları
oluyordur. Strateji “mal”la ilgili bir kavram, “ürün”le
ilgili değil. Akıllı yazarlar düşünür bunları, oysa
benim yazı delisi olduğum ortada. ‘Daha fazla nasıl
satarım’, ‘Daha çok okura nasıl ulaşırım’ düşüncesine
sahip yazarlar bu strateji konusuna gerçekten de dikkat
kesilirler, kendi payıma hiçbir itirazım yok o yaklaşıma.
Ne var ki, benim tasam başka: Kafamdaki projeye ne denli
yaklaşabilirim, bunun farklı aşamalarında en koyu diyaloğu
nasıl gerçekleştirebilirim, soruları beni kuşatıyor.
Kısıtlı sayıda bir okuru bağlıyor bütün bunlar, çoğu
da 2003’te neden çok kitap yayımladığımı değil, 2004’te
neler yayımlayacağımı merak ediyor görebildiğim kadarıyla.
2004’te neler yayımlanacak?!
Bir bu kadar kitap daha, büyük olasılıkla. Bekleyelim.
Görelim.
Bu işin sonu nereye varacak acaba? Ben, şimdilik 2003
kitaplarına döneyim izin verirseniz. İki şiir kitabı
birden çıkardınız bu yıl: Abdal Düşü ve Ağırlaştırıcı
Sebepler Dîvanı. İlki için Koma Provaları’ndan başlayan
bir çizgiyi sürdürdüğünü söylüyorsunuz. İkincisi, Doğu-Batı
Dîvanı’nın devamı. Bu sürekliliği biraz açar mısınız?
Lirikler, Dramatik Şiirler, Yazı-Şiirler geniş su yatakları.
Kitaptan kitaba ilerleyen arayışlar, soruşturmalar söz
konusu. Birinden biri, gün gelir biter, tıkanır, kapanır
mı? Üç ayrı akı, bir gün tek, daha geniş bir yatakta
buluşur mu? Yola devam ederken bu sorular yanımdan eksik
olmuyor. Sürekliliğin gerekçesi nereye kadar oturmuşluğa
bağlanabilir bilmiyorum. Her şairin bir iç çizgisi,
kendine ait bir güzergâhı olur. Gene de, an gelir, farklı
bir arayış bir süre için onu çekebilir. Demin sözünü
ettiğim dans eksenli kitap, bu açıdan oldukça rizikolu
bir girişim oldu: Nesir alanında epeydir içine daldığım
türler arası salınıma ilk kez bir şiir kitabı projesinde
kendimi bırakıyorum. Bir yandan da, Opera’nın ikinci
kitabıyla ve yeni liriklerle uğraşmayı sürdürüyorum.
Yıllar önce İlhan Berk sizi uyarmış, düzyazı şiiri öldürebilir
diye. Şiirinizin sürekliliği karşısında bu uyarıdan
vazgeçmiştir herhalde. Geçmişte böyle bir korkunuz olmuş
muydu?
Genel bir yazamama korkusu hep olur edebiyat adamında.
Düzyazının şiire engel olabileceği düşüncesini eskiden
de ciddiye almazdım. Pek çok şair oylumlu bir düzyazı
yapıt ortaya koymuştur. Hiçbir kural yoktur aslında.
İyi şair çok şiir yazmaz, diyenler olmuştur. Hugo, Rilke,
Aragon, Darlarca’ya buyurun. Memet Fuat, yayıncılık
yazarlığını öldürür demişti. Eliot, Calvino, Quignard
yıllar yılı yayıncılık yapmışlardır. Gazete yazarlığı
edebiyatı kurutur diyenler vardır, Montale yarım yüzyıl
boyunca Corriare della Serra’ya binlerce yazı yazmıştır.
Akademisyenlik ile yazarlık bir arada yürümez denir,
Tahsin Yücel ya da Yves Bonnefoy aklıma ilk gelen örnekler.
Ben gezmeyi, dostlarımla sohbet etmeyi, futbolu, uyumayı
çok severim; evliliğin, çocuk sahibi olmanın, yayıncılık
ya da hocalık yapmanın, bütün bunların ve daha pek çok
şeyin şiire, yazmaya engel olacağı yolunda uyarılar
aldığım oldu. Sonuç ortada.
Evet, sonuç ortada! Ama, şimdi saydıklarınız uyumak
dışında, hep toplumsal ilişkiler arasında yer alıyor.
Oysa, bir söyleşinizde, şairin biraz toplum-dışında
durduğunu söylüyordunuz yanılıyor muyum?
Cumhuriyet’te yayımlanan bir söyleşiydi. Orada, toplumun
“biraz” dışında, kenarda olmaktan söz etmiştim. Bir
yanıyla yazmak, hele ki şiir yazmak, yalnızlık işidir.
Sanat, Felsefe ya da Bilim de öyle. Belli bir mesafeyle,
çekilirsiniz o dönemlerde. Bu süreç sizi bazı durumlarda
kozmik bir ağrıyı dile getirmeye yöneltir, bazen de,
tersine, çekildiğiniz köşeden toplumsal ilişkileri gözlemlemeye,
çözümlemeye sürükleyebilir. Abdal Düşü örneğin, ilk
duruma uygun bir kitaptı; buna karşılık, Ağırlaştırıcı
Sebepler Dîvanı ikinci duruma uygun şiirleri bir araya
getirdi. Opera gibi bir kitap ise doğrudan siyasal-tarihsel
bakışıyla da değerlendirilebilir. Gel gelelim, kitabın
özelliği ne olursa olsun, onu yazmak için biraz dışarıya
çıkmak gerekmiştir.
Peki, gündelik hayat da mı bölünüyor?
Gündelik hayat da bölünüyor. Sabahları kendimle baş
başayım, her şeye kapalıyım. Öğle sonrası toplumsal
yaşama açılıyorum. Gece, özel hayatımın sahnesi. Bir
biçimde her şairin, yazarın, sanatçının bu türden bir
bölünüşü vardır.
Abdal Düşü, baştan uca birinci tekil kişi ağzından yazılmıştı.
Ağrılaştırıcı Sebepler Dîvanı’nda da durum aynı, ama
her şiirin ayrı bir birinci tekil kişisi olduğu görülüyor.
Bu da bir bölünme türü mü?
Abdal Düşü, yazı-şiirlerimde baştan beri, tam otuz yıldır
uzayıp giden bir monoloğun, aynı monoloğun ürünü. Sanırım,
burada konuşanın, söz alanın Şair’in ta kendisi olduğunu
söyleyebiliriz. Dîvan’da öyle değil, kalabalık bir kadro
çıkıyor karşımıza. Farklı zaman kesitlerinden, coğrafyalardan,
cinslerden kişilerin söz tabakaları kuruyor her kitabı.
Dramatik şiirde başkasının içine giriyor şair, onlara
öykünüyor, her birinin etine kemiğine bürünüyor. Dîvan’ın
benim asıl romanım, tek romanım olduğu düşünülebilir.
‘GÖRSEL DENEME’
Monolog üstünde durdunuz, gerek Patates’te, gerekse
Bekçi’nin bazı denemelerinde diyaloğu kullandığınız
göze çarpıyor. Benim göz ağrılarımdan biri olduğu için
biraz özel bir soru olacak: Tiyatroya yaklaşıyor musunuz?
Son yıllarda karşıma çıkan en zor soru bu. Yaklaşık
on yıldır sahne için metinler düşünüyorum. Dîvan’ın
bir kitabını oyun-şiirler üzerine kurmaya niyetleneli
on yılı da aştı. Diyaloğa, söyleşi-denemelere, sözel
formun yazıya dökülüşüne açılalı epey oldu. bu süreçle
atbaşı biçimde, televizyonda “görsel deneme” adını verdiğim
sözlü işler yaptım, radyo çalışmalarına yöneldim. Dışarıdan
bakıldığında, bu dağınık ilginin eksenini görmek mümkün
olmasa gerek. Masa başını tek bilen benim sonuçta, her
vakit ifade ettim şunu: Görünen, okur önüne çıkan bir
buzdağı gerçekliğidir, çok şey dosya ve çekmecelerde
bekler. Dolayısıyla, söz-yazı ilişkisiyle bağlantılı
arayışımın pek azı dışarı yansıdı diyebilirim. İyi-kötü
şekillenmiş bir iki kitap var tezgâhta: Söyleşi-Denemeler
ve On Diyalog. Ama ötesi için konuşmak istemiyorum şimdilik.
Patates, ileride bir parçası olacağı Söyleşi-Denemeler
düşünüldüğünde tipik bir örnek. Dergilerde yayımladığım,
kitaba alacağım başka ‘olmuş parça’lar da var. Bekçi’deki
iki örnek, hem sahne, hem de Dîvan şiirleri bakımından
bir ölçüt içeriyor benim gözümde. Öyle bir soyutlama,
öyle bir yoğunlaşma arayışı söz konusu. Öte yandan,
kafamdaki projelerden bazıları için en uygun çözüme
henüz ulaşamadığımı eklemeliyim.
Bekçi ile ilgili bir durulaşmadan dem vuruldu. Abdal
Düşü için de benzeri sözler duydum. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Yaşın getirdiği gelişmeler bunlar. Olgunlaşma, oturma
diye bir şey vardır şüphesiz. Gene de, genç yanını,
sivri yanını hepten yitirmemeli insan. Sivrilik olsun
diye sivrilik yapmayı hamlık yayıyorum tabii, sonuçta
en doğrusu hakiki gelişme neyse onun işe yansımasıdır.
Bekçi ve Abdal Düşü bir eşik tarzını gösteriyor olabilir.
Ben bunu içeriden çok sağlıklı biçimde ölçemem herhalde.
Ben, Paris, ecekent kitabınızda da aynı havayı soludum.
Olumlu anlamda bir ağırlaşma. Oysa öbür yolculuk kitaplarınızda
daha havai bir üslup egemendi. Aslında Paris, ecekent
bir yolculuk kitabı da sayılmaz, değil mi? “İçyolculuk”
diyorsunuz.
Öyle diyorum ama, her zaman yazarın dediğine kulak asılmamalı.
Yolculuğun katmanları olur, öncelikle. Sizinle konu
edindiğiniz yer arasındaki mesafe belirleyici bir yan
taşır, ayrıca. New York ile Paris’i aynı duygu ve düşünce
yüküyle yazmam beklenemez. Birini az tanıyor ve az seviyorum
–çok tanısam çok sevebilirsim-, ötekini iyi tanıyorum
ve sımsıkı bağlıyım. Onlardaki yolcu halim dolayısıyla
çok farklıdır. Tanışıklık derecesi tek ölçüt olmuyor
öte yandan: “Tozan”ı İspanya’da yazmıştım, ama asıl
tasam yolcunun kimlik haritasıydı orada, koyu bir metin
çıkageldi. Paris, ecekent bir cephesiyle otobiyografik
bir kitap aynı zamanda, hiçbir biçimde nesnel bakışla
ele almayı düşünmedim Paris’i, kendi Paris’imi kurmayı
seçtim.
Kitapta İstanbul projesinden de söz ediyorsunuz. Nasıl
bir kitap tasarlıyorsunuz? Orhan Pamuk’un İstanbul kitabını
YKY yayımladı, onunla bu konuda görüştünüz mü?
İstanbul kitabı eski bir proje. Yirmi yılı aşkın bir
süredir, şehir hakkında pek çok yayın çalışması yaptım,
ansiklopedik düzlemde oldukça önemli bir birikimim oluştu.
Yakın dostlarım Ekrem Işın ve Samih Rifat’la, yıllardır
sayısız ayrıntı üzerinde kesintisiz bir diyalog geliştiririz.
Yıkılmış yapılar, ikonografik belgeler, dergiler, sergiler,
Kültür Mirası kampanyaları derken epey metin de yazdım
İstanbul üzerine, farklı kitaplarıma dağılmış parçaları
toplasam zaten bağımsız bir kitap gerçekleştirebilirdim.
Saatsız Maarif Takvimi’nde 100 sayfalık bir bölüm var.
Evet. Başka parçalar da var: Çeşitli sokaklar, İstanbul’un
sesleri ya da geceleri üstüne. Gene de, bu projeyi durmadan
ertelemekle iyi yaptığım kanısındayım. İstanbul’da okuduğum
yıllarda, yeniden dönüp yerleştiğimde uzun süreler sokaklarda
sürttükten sonra şehirle bağlantım gevşedi. Paris’i
sokaktan yazan birinin İstanbul’u odasından yazması
en hafifinden tuhaf olur. İki yıl önceydi ateşlendi
yeniden, İstanbul kitabı fikri. Beyoğlu sergisini hazırlarken
önce. Hemen ardından, Fata Morgana, benden ve Ara Güler’den
ortak bir kitap istedi ve oturup Cinlerin İstanbul’u’nu
yazdım. Yeniden soğumazsam, işin üstüne gidebilirim.
Ciddi bir fotoğraf çalışmasına yönelmem de gerekir.
Gün ola harman ola. Hayır, Orhan’la bu konuda görüşmedik
hiç, zaten her yiğidin yoğurt yemesi farklıdır.
Paris, ecekent’i bir solukta okuyan bir tanıdığım sizin
Paris’e ait bir insan olduğunuzu düşünmüş. Buraya ait
olmama sorunu, “Mösyö Batur” tanımıyla ele alınmanız
sizi ürkütmüyor mu?
Neden ürkütsün? Öteden beri, zevklerini ve gerçek tercihlerini
gizleyenlere şaşırmışımdır. Aydın Uğur, benim bu kitabı
yazıp yayımlamamda cüretkâr bir yan bulduğunu söyledi.
Yanılmıyorsam, kitaptaki duygu ve düşüncelerin kafama
kakılabileceği, aleyhime kullanılabileceği gerçeğini
vurguluyordu. Doğrudur, “kanıt” toplayanlar için biçilmiş
kaftan bir cephesi var Paris, ecekent’in. “Dememiş miydik,
adam buralı değil işte” cümlesini kurdurabilir kolaylıkla.
İyi de, ben ilk kez “buralı”lığımın sınırlarından söz
etmiyorum. Her vakit, her yerde bir tür yabancılık konumunda
kaldığımı hissettim, doğduğum şehirden ve evimden ayrıldığımdan
beri. Başka bir sorun daha var ayrıca. Yapılan araştırmalar,
olanak buldukları an, Türkiye’de yaşayan üç kişiden
ikisinin gideceğini gösteriyor. Herkes başka bir yaşama
biçimi, düzeni arıyor ütopya kutusunda. Gitme isteğinin
altındaki gerekçeler örtüşmese de. Benim gözümde Paris,
kültürün her cephesinde daha zengin, üretken, dinamik
bir ortam anlamına geliyor, dehşet besleyici bir atmosfer.
Ama, yılın on bir ayı Paris’te yaşıyor olsaydım, İstanbul
burnumda tütecekti, bunu da unutmamak gerekir. Bir de
şunu eklememe izin verin: Benden “Mösyö Batur” diye
söz edenlerin çoğu “mon cher” tipinde aydınlar, bütün
hayatları Avrupa özentiliği içinde geçmiş, “yerli”liklerini
o kadar ısrarla vurguluyorlar ki bundan şüphe duydukları
belli oluyor. Kendini “ben Avrupalıyım” diye koyan birine
öfkelenmekte haklılar.
Küçük kitap konusuna girmiştik ama, Okuyan Us’tan yayımlanan
Mazruf ile yakında yayımlanacak Bu Kalem Un(ufak) küçüğün
de küçüğüne duyduğunuz ilgiyi gösteriyor. Yeni bir dal
mı çıkıyor ağacınızdan?
Yeni mi bilmiyorum, gene de hoş benzetme. Kıza metinlerin,
kıpkısa metinlerin hem kışkırtıcı bir yanı var, hem
de yazarı çok rizikolu bir alana çekiyorlar. Mazruf,
göründüğü kadar masum bir kitap olmayabilir, bir “şıklık”
kayanlar var çünkü, çabuk karar verilmemeli, bir dizi
öyle kitap gelecek arkadan. Arşivci bir tarafım oldu
hep, ama bundan da öte, ikonografik bir şerit oluşturma
tasası öne çıktı burada. Zarf, Pasaport, yolculuk fişleri
aynı zamanda otobiyografik kesitler oluşturulmasına
yarıyor. Bu kalem Un(ufak) dizinin üçüncü kitabı biliyorsunuz.
“Türev” sorunu, sözün özü konusu etrafında dolanırken
çatısında karar kıldım. “Kısa”, çok önemli birim. Şiirde,
nesirde, düşünce alanında uzun ve dolu bir geçmişi var.
Bazen bir cümle kurarsınız, öteki kefede yazdığınız
bir kitap durur, cümle onunla boy ölçüşebilir.
Bu söyleşi için “Enis Batur Forumu” üyelerinden soru
istemiştim, sakıncası yoksa birkaç alıntı yapacağım
onlardan. Zeliha Özata, aynı anda birden fazla kitap
yazmanızın konsantrasyonu ve kalite kaybına yol açma
tehlikesi olup olmadığını merak ediyor.
Bu hem bir huy hem de bir alışkanlık ya da yöntem geliştirme
sorunu olarak görülebilir. Her zaman neyi yazmak istiyorsam
onu yazmayı yeğlerim. İstek, belirleyicidir. Azaldığında
devam etmek metnin yoğunluğunu düşürür. Yaşım ilerledikçe
“ısmarlama” metinlerden uzaklaştım, canım neyi yazmak
istiyorsa ona yönelir oldum. Tek bir kitaba odaklanarak
çalışmamın yararları kadar zararları da olabilir. Hepsinden
önemlisi, kişinin kendi özelliklerine ve koşullarına
yatkın bir yazma biçimi bulması.
Ahmet Bozkurt’un çok ilginç bulduğum bir sorusu var
elimde. Yalnızca Acı Bilgi’nin değil, bütün metinlerinizin
bir “fugue” özelliği taşıdığını söylüyor, sonra da soruyor:
Öznenin nevrozuna ruhsal çatışkılardan kaçmak için sığındığı
durumun imgeli anlatımı olan (fuga mella malattia) hangi
metninizi, en çok kendisinden, nesnesinden ve mekânından
kaçan “firari bir yazı biçimi” olarak görüyorsunuz?
Ayna’nın sol sayfa metinlerinden başlayarak, Frenhoferolmak’a
kadar, araya şiir ve nesir parçaları koyup bir antoloji
hazırlanabilir. Benimkisi kadar oylumlu bir yazı deposu
söz konusu olduğunda, aynı karakteristiklerden apayrı
okuma hatları kotarmak mümkündür sanıyorum.
|