|
Elma? Evet bir romandır.
“Bir metni roman yapan nedir?” sorusuna verilebilecek klasik,
modern ya da postnodern bağlamdaki yanıtların tümünün arkasına
eklenecek bir uçurtma kuyruğu varsa, o da düştür kuşkusuz.
Kurmaca bir metni oluştururken zemini düşleyerek tasarlamak,
gövdeyi düşlenene yaslamak ve imgelemi dokuya aktarmak aşamaları
herkes tarafından olumlanır sanırım. Enis Batur’un geçtiğimiz
aylarda çıkan, hemen ardından da yasaklanan, “Elma-Örgü Teknikleri
Üzerine Bir Roman Denemesi” adlı ve roman olup olmadığı –ne
yazık ki- derinliğine tartışılmayan yapıtına açılımı, tam
da bu düşlemek kavramından yola çıkarak gerçekleştirmek istiyorum.
Kimi yazarlar yazınsal yaşamları boyunca, bir yapıt kurma
çabasındadırlar hep. Proust gibi zamanın gölgesinde yumuşak,
sakin bir biçimde yapıtını kuranların yanı sıra, Sâde gibi
hırçın, yıkıcı ya da zamana sığmaya çalışan bir yapıt kurmanın
rastlantısallıktan uzak bilinçli bir uğraş olduğunu, öteki
metinlerin dışında, kendi metinlerine de sık sık köprüler
atan, göndermeler yapan o geniş yazma biçimini, biçemini zaten
bilirsiniz. Batur’u ilk kez okuyorsanız, en azından kendi
metinleriyle ilgili yan okumaları neredeyse zorunlu kılan
tarzıyla sizi kuşatacağından, sonuz fazla değişmez. Elma’nın
örgüsünü çözebilmek için bir yapıtın parçası oluşundan başlamak
gerekmiyor mu bu durumda?
Yazının başında sözü edilen düşlemek kavramını “Bir insan
hakkında bilineceklerin sınırı” diyerek aralayan Enis Batur,
“Ne kadar düşlerseniz o kadar bilirsiniz” cümlesiyle de çok
geniş bir alana taşıyor. Elma’nın roman olup olmadığını anlayabilmek,
metni anlayabilmekle doğru orantılı diye düşünüp metne sokulmaya
çalışıyorum. Hemen bu konumda, yazarın daha önce yayınlanan
“Issız Dönme Dolap” başlığı ve “Sokulgan Bir Okur İçin İçbükeyler”
alt başlığını taşıyan kitabını anımsıyorum. Sokulgan okur
nasıldır sorusunun yanıtı kaçınılmaz oluyor burada: Sokulgan
okur metni didikler, satır aralarını da okur; metinler arası
ilişkileri kurar; anlam katmanlarını harmanlayıp kendi anlamını
metne yüklemeye çalışır... Enis Batur’un böyle bir okuru hedefliyor
olmasını yazdıkları da doğruluyor zaten... Ayrıca kendi okurunu
seçmek gibi tehlikeli bir uğraşa (Çünkü popülist bir eleştiri
tarzı için ideal hedeftir) bilincinin tüm açıklığıyla girdiğini
hissettirir dikkatli okura. Halil Şerif Bey gibi son derece
romanesk bir kişiliğe, denemesel bir anlatım tarzıyla yaklaşması
da bunun kanıtıdır diye düşünüyorum. Bilinen anlamda bir roman
değildir yazıları; ancak Elma’nın bir roman olduğu savını
kitabın kendisinden önce yayınlanan Issız Dönme Dolap’ta Halil
Şerif Bey’le ilgili bölümlerde gerekçeleriyle ortaya atmıştır
yazar.
Halil Şerif Bey gerçek bir kişidir, ancak yaşam öyküsü ana
hatlarıyla bilinse de, sislidir. O zaman, onunla ilgili bir
metnin kurmaca olması da kaçınılmazdır ister istemez. “Doğrulara,
doğru olabilecek öğelere, doğru olamayabilecek verilere (şüphe),
tartışılır ipuçlarına imgelemin doğurduklarını eklemek” saptamalarını
vurgulayan Enis Batur’un söyledikleri, her gerçek kişiyi konu
alan roman için geçerli değil midir? Anlatı biçimine saplanıp
kalmak, asıl romansal kriterleri fark etmemek yazarın özgür
yaratısını zedeleyen bir yaklaşımdır. Böyle olunca Sennur
Sezer’in “Örgü Bir Elmayı Sökmek” başlıklı yazısında sözünü
ettiği Halil Şerif Bey ile Courbet’in birlikteliğinden doğan
roman malzemesinin yazar tarafından kullanılmadığı eleştirisi
de, romanın dar bir alana taşınması gibi bir mahzur taşımaktadır.
Kitabın alt başlığı olan “örgü teknikleri” deyişinin, metnin
okunmasıyla ilgi.i bir işaret olduğunu düşünüyorum. Sennur
Sezer’in yukarıda andığım yazısındaki “Örgü, tek bir ilmeğin
yanındakinin konumuyla anlam kazanışı” ya da “Malzemenin nasıl
örülürse örülsün, sökülüp yeniden üretileceğinin işareti mi?”
gibi çözümleme yaklaşımları son derece akla yakın. İki ters
bir düz ilmek anlamına gelen Haraşo (Rusça: Güzel) denilen
örgü deyiminin de bu metne oturduğuna inanıyorum. Ancak ilmekler
arasındaki boşluğun da dahil olduğu örgüsel bütünlüğün gözden
kaçtığını sanıyorum. Halil Şerif Bey ile Courbet arasındaki
ilişkinin dayandığı “L’Origine du Monde” adlı tablonun (ki
yazar tarafından Dünyanın Başladığı Yer diye vaftiz edilmiş)
ekseninde oluşturulan romanın iki ana ilmek biçimi var aslında:
Düşlemek ve düşünmek. Batur sürekli bu iki ilmeği kullanıp,
aralarında oluşan boşluğa oturtuyor metnini.
Kaybolmuş bir adamdan yola çıkıp yazılan bir metin için özgür
hareket alanı sağlayan ilginç bir yöntem olduğunu düşünüyorum
bunun. Anlatısında kullandığı dil, deneme dilinden farklı
değil saptamasıyla bir ayağını denemeye attığının altını çiziyorum;
öte yandan Halil Şerif Bey için kurguladıklarıyla da öbür
ayağını romana atıyor ve “Bir Roman Denemesi” tamlamasını
da bir bileşen olarak yazıya geçiriyor. Enis Batur deneme-roman
arakesitinde yazarak türler arasındaki sınıftan sorguluyor;
biraz da zorluyor sanırım.
Kitap, Halil Şerif Bey, Courbet ve söz konusu tablo ile ilgili
genel bir anlatı, daha doğrusu tablonun seyrüsefer krokisi
ile başlıyor (Birçok romanın konu aldığı kişi ve nesnelerle
ilgili böyle başladığını anımsıyorum). Halil Şerif Bey sıra
dışı kimliğiyle Osmanlı Toplumunda, doğululuğuyla da batıda
bir yabancı, ötekidir. Ait olamama sıkıntısının, onu yaşamın
uç sınırlarını zorlamaya ittiği oldukça açık. Courbet’ye gelince:
O da kendi toplumundan nefret eden yapısı ve sosyalist tavrıyla
içerdeki bir ötekidir. Özellikle Halil Şerif Bey’in kimliği
etrafındaki pus, hakkında onca yazılana karşın pek dağılmamıştır.
Bir kadının cinsel organını, kimliğini yok sayarak, üstelik
doksan derecelik bir açıyla resmetmek fikri bu iki aykırı
adam arasında nasıl gelişmiştir, belli değil. Halil Şerif
Bey ile Courbet arasında geçen diyaloğu düşlemek başlı başına
bir roman konusu sayılabilir. Bu boşluğu doldurmanın tek yolu
imgelemin doğurduklarını aktarmaktır. Bu durumda çaresiz kurmacaya
başvurursunuz ki, Enis Batur’un da yaptığı budur.
Asıl ilginç olansa, Elma’nın tek kurmaca, tek romansal bölümünün,
Halil Şerif Beyle, Dostoyevski’nin bir tren yolculuğu sırasında
karşılaşmaları olduğu konusunda söylenenlerdir. Doğrusu bunu
çok şaşırtıcı buluyorum. Yazar, eksenindeki kişiyle ilgili
onca tezini, kurgusunu görmezden gelip, söz konusu bölümü
işaretleyenlere yanıtı kendisi veriyor: “Karşılaşmadıklarını
kim kesinleştirebilir?” Ben bir adım daha ileri gidip şunu
soruyorum: Kitabın tek gerçek bölümünün bu olmadığını kim
bilebilir? Daha sonra Celal Üster’den alındığı söylenen bir
bilgi aklımı kurcalıyor bu durumda: Halil Bey’in uşağı, onun
ölüm haberini alınca intihar etmiş. Enis Batur iki soru takıyor
bu bilginin ardına: “Doğru mudur?”; “Doğru nedir?” Bir soru
da ben ekliyorum bu katara: Bir romanın doğruyla bağı nedir?
Dostoyevski ile ilgili bölümün hemen ardından, bir öte-metin
geliyor: Mağara eğretilemesiyle anlatılan vajinal dünya ile
tablonun –içeriğine müdahale eden- adına bir çengel atılıyor.
Bu bölümle, Michel Tournier’in, Cuma adlı müthiş alegonik
romanı arasında metinler arası bir ilişki kurmak kaçınılmaz
oluyor benim açımdan. Yok olmanın ve var olmanın kesiştiği
yer, dünyanın başladığı ve bittiği yer, gerçekle düşün izdüşümlerinin
çakıştığı yer... Her iki yazar da öteki kavramının bunalttığı
kahramanlarının aynı yere sığınmalarına izin vermişlerdir.
Tournier’in Robenson’unun gerçek dünyaya karşı oluşturduğu
rahim mağarasına koşut. Batur’un Halil Şerif Bey’i de hep
örtülü olarak sakladığı resmin imgelediği bir başka mağaraya
mı sığınıyor? Halil Şerif Bey’in yakalandığı varsayılan sifilisin
kaynağı olan vajina-mağara, dünyanın hem başladığı, hem de
bittiği yer değil midir onun için? Alın size romanesk bir
yaklaşım daha. Üstelik bu bölümün iki düzden sonra atılan
bir ters ilmek olduğunu fark ettiyseniz, örgünün romansal
desenini görebilirsiniz.
Halil ile Gustave’ın konuşmalarının düşlendiği bölümde sıkı
bir betimleme ile birlikte kahramanlarından yana tavır olan
bir romancının kimlik çözümlemeleriyle karşılaşırız. Tutkulu
ev yabanıl tavırlarını yücelttiği bu ikiliye, yarattığı kahramanlarmışçasına
sahip çıkan Enis Batuur, (öyle olmadığını söylemek pek olası
değil zaten) Maxime Du Camp’ın sığ kitabına ve kimi Fransızların
egzotik budalalığına öfkeyle yaklaşır; deyim yerindeyse fena
halde giydirir. Metnin romansal alanda başarıyla gezindiği
bu bölümde Halil Şerif ile Courbet’nin kimlikleri, tümüyle
yazar tarafından kurgulanarak oluşturulmuştur. Satır boşluklarından
anlarız ki bu iki farklı adam için vajina yalnızca bir libido
nesnesi değil, başladıkları, bitecekleri ve saklandıkları
yerdir.
Kitabın “Bir Elma Kuramı” adlı bölümü ise yine bir ters ilmektir.
Birden kendini sorgulamaya başlar yazar. Uyku izleğinden başlayan
ve yalnızlığının altını çizdiği bu bölümde, rahim-uyku-ölüm
üçgeninin, ağrı-doğum-haz üçgeniyle oluşturduğu düzlemsel
arakesitte gezinmeye başlar önce. Sonra düzlemle yetinmeyip
bulunduğu yerde arkeolojik bir arayıştan çıkardığı şey, Elma’dır.
Bilgi meyvesi ya da rahim imgesi olarak elma, “Her şeyin kaynağında”
durmaktadır. Selçuklular’dan, Büyük İskender’e işaret ettiği
elma simgeselliğinin yanına, günümüzün Machintosh simgesi
Apple’ı ekleyerek Elma’nın sonsuz döngüsünü belirler. Tümüyle
kendi düşüncelerini anlattığı bu bölümün, dersten sonra uyuya
kalması ile başlaması bir tuzak kokusu duyuruyor bana. Yoksa
anlatılanlar bir düş müdür? Kimi zaman yazacaklarını uykusunda
gibi yazar. Yazarın metniyle okuru arasına girip kendi düşüncelerini
aktardığını sandığımız bölümler tümüyle kurmaca, kendini kolay
ele vermeyen bir roman puzzle’ının parçaları ya da örgü tekniğinin
beklenmedik ilmeği olamaz mı? Neden olmasın?
Kitabın finali mağara-vajina anlatısında düğümleniyor. Bir
kendini bırakış, tükeniş duygusunun mağara-vajinada ilerleyen
kişiyi teslim alacağı anda bir ışık, yeniden doğma (belki
de doğurma) umudu beliriyor. İçerdekinin mağaradan çıkış konusunda
kararsız, biraz da isteksiz oluşuna karşın, çıkmayı deneyeceğini
düşünüyorum nedense. Bunda Enis Batur’un “Yazmaz elmaya, dolmaya
girişmek” sözünün ciddi katkısı olsa gerek.
Elma bilinen anlamda bir roman değil; dahası bizzat yazarın
deyişiyle “Bir Roman Denemesi.” Yazılanın roman olup olmadığı
tartışılabilir elbette (tartışılmalıdır da); ancak tartışma
geniş perspektife taşınıp, sığ ve dar alanlardan çıkarılmalıdır.
Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı ya da Joyce’un “Ulysses”ı de
bilinen roman kalıplarının dışındaydılar; üstelik zaman geçtikçe
kabullenildikleri kadar, yeni kalmayı da başardılar. Enis
Batur yazı kavramını en çok sorgulayan, enine boyuna sürekli
kurcalayan, deyim yerindeyse yazının dünyasında keşif gezilerine
çıkmayı seven bir yazar. Yazı türleri arasındaki sınırları
zorlamak, arakesitler oluşturmaya çalışmak onun doğasında
var sanırım. Yazımın içinde değindiğim veriler, ipuçları ve
bunlardan çıkarımlarıma dayanarak Elma’nın bir roman olduğuna,
deneyimlendikçe yeni coğrafyalara ulaşacak bir yazın biçiminin,
biçeminin ilk örneklerinden biri olduğuna inanıyorum (Tıpkı
Acı Bilgi gibi). Bir başkası tam da tersini, yine kitabın
içinden bulup çıkardıklarıyla ileri sürebilir. Vülger olmayan,
nesnel, açık ve ferah alanlarda yapılacak böylesi tartışmalara
gereksinimi var Türk Yazını’nın. Enis Batur Elma’yla (da)
yaptığını şöyle anlatıyor: “Aramak, tanımak, tanışmak, bilmek
–Ağaca el uzatmak bir kez daha.”
Yazdım; Elma’yı dişledim yani; günah işledim ağaca el uzatıp;
başka eller de uzanacak kuşkusuz...
Yazmak, elmadan savrulmak biraz; biraz da susmak.
Akademist Ağustos 2003
|