Arşiv / EB üzerine
 
 
 
 
 
 
‘İçimde haytalık yapmış bir delikanlı var!’
Filiz Aygündüz

Enis Batur’un yeni romanı “Kravat” çıktı. İlk iki bölümüyle klasik roman kurgusunda hızla ve keyifle ilerleyen roman üçüncü bölümde Enis Batur müdahale ediyor. Batur ile “Kravat”ı, kravatları konuştuk. Ve tabii edebiyatı!

DÜĞÜMLERLE aranız nasıl?
Eskiden çok fazla bir ilişkim yoktu ama son zamanlarda sanki buna doğru bir yaklaşma varmış. Ben çok farkına varmadım ama bu kitap nedeniyle konunun etrafında dönünce düğüm meselesinin kendimdeki geçmişini de bir parça çıkarttım.

Peki düğüm çözme konusunda nasılsınız?
Fena değil; ama işin kötüsü düğüm yapma konusunda da başarılıyım. Birtakım meseleleri çözülmez hale getirmeyi de başaran biriyim.

Ama kafanıza taktığınız düğümü de çözersiniz sanki.
Her zaman başaramıyor insan, çözemeyeceği düğümler olduğunu da kabul edebiliyor.

Hep böyle mi düşünüyordunuz, yoksa belli bir yaştan sonra mı oldu bu?
Ben erken yaşta fark ettim bazı düğümleri çözemeyeceğimi.

Kitapta bilgisiyle, düğümleriyle çok lezzetli bir kavram halinde anlatılıyor kravat... Eminim çok eğlenmişsinizdir yazarken...
Evet, son bölüm hariç. Son bölümü yazarken eğlenmedim, çok gergindim. Çünkü o bütün gizi taşıyan cümleyi nerede yok edeceğim çok önemliydi. Bir biçimde onun yerini arıyordum ve o beni çok geriyordu. O bölümün her parçasını yazarken kasıldığımı hatırlıyorum ama ilk bölümde neredeyse sorunsuzca yazdım ve çok güldüm, eğlendim. İkinci bölümde tabii biraz hamaliyesi de vardı işin. Gerçekten kravatla ilgili hemen hemen her şeyi okudum. Dünyanın kravat uzmanlarından biri gibi görüyorum şu anda kendimi.

Sanki bundan sonra isteseniz hamamböceği ile ilgili de böyle keyifli bir kitap yazabilirmişsiniz gibi geliyor.
Aslında her şeyin, belki de her nesnenin, her fiilin, her durumun üstüne bu kadar gidilirse keyifli bir portresi çıkabilir. 5-6 yıl boyunca ben kravatla ilgili ne bulduysam topladım. Kitabın ilk bölümünü ‘96’da yazdım. Sonra bıraktım. Ama kravatı bırakamadım. Durmadan topluyordum, gördükçe alıyordum. Birçoğunu kullanmadım tabii, kitapta aşırı bir yük olmasın diye. Birtakım şeyler, yazma sürecinde çıktı. Örneğin “Türkiye Cumhuriyeti tarihi kravat takanlarla, takmayı reddedenler arasındaki itiş kakıştan ibarettir,” görüşünü ben çok ciddiye alıyorum ama bunu başlangıçta hiç düşünmemiştim. İşin üzerine giderken birden bire çıkıverdi. “Evet,” dedim: “Hakikaten Türkiye’de kravat bir biçimde Batılılaşmanın, Batılı hayatın sembolü, buna karşılık bizim Müslüman ve Ortadoğu ülkesi kimliğini taşımamızı düşünen insanlar için de kravat bir anti sembol. Dolayısıyla bütün her şey bu hiçbir işe yaramayan kumaş parçasının etrafında şekillenebiliyor.

Kravatın bir dili var mı gerçekten?
Var ama tabii dili bilerek kullanıldığını varsayarsak. Kravat dilini bilerek kullananlar çok az.

Bush’un kravatları için ne söylersiniz?
Bush’u sormayın; nefret ediyorum ondan. Onun kravatlarına bile bakamıyorum. Onun yüzüne tahammülüm yok.

Versace ve kravat
Kendinizi değerlendirdiniz mi peki?
Değerlendirdim ve çok hoşuma gitmeyen bir tablo çıktı. Çizgili kravat kullanıyorum ben. Çizgili kravatı ne yazık ki kötü insanların kullandığı varsayılıyor. Haydutlara, sapkınlara, suçlulara daha çok yaraştığı düşünülen bir şey çizgili kumaş.

Siz kendinizi öyle hissediyor musunuz?
Hayır. Ben öyle hissetmiyorum, ama kötü bir insan olabilirim, ne bileyim ben. İnsan kendinin kötü bir insan olduğunu bilmez.

Diğer ülkelerde kravata bakış ne?
19. yy.’da genel olarak yükselen sınıfın kullandığını görüyoruz. Batılılık ve burjuvalık. Hatta belki erkeklik simgesi. Versace’nin kravata karşı çıkış nedeni de o zaten. Eşcinsel dünyasına kravatı faşist bir simge olarak gösteriyor. Takmayın kravat diyor, kravattan çözülmemiz lazım düşüncesinde.

Kitap “İskender’in mezarı bulunamadı,” cümlesiyle bitiyor.
İskender’in mezarı bulunamadı, doğru. İskender düğümü kılıcıyla çözdü. Düğümü kılıcıyla çözenlerin başına gelecek iş budur. Dolayısıyla kitaptaki mezarı kaybolan adam bir şeyi öyle çözdü. Kitabın sonundaki o cümlenin İskender’in düğümü kesme sahnesine bir gönderme var. Mezarın da o bölümde kazılan çukura bir göndermesi... Orada bir çukur kazılıyor iki kişi tarafından. Bir denklemde bir öğenin de bilinmeyen olması gerekir.

Denklemi kuran yazarı öyle çok da Tanrı katında görmüyorsunuz siz...
Oraya da çıkmasın yazar. Kendini daha yukarıda bir konuma koymasın. Altı üstü de hikâye budur. Birini kurarım konuştururum, öbürünü kurarım konuştururum. Çok da büyütmemek lazım.

Bu kez farklı bir dil, farklı bir kurgu, ironi, argo... Hiç alışık olmadığımız bir Enis Batur var kitapta. Kim yazdı bunu? Kravatının düğümünü çözüp onu boynundan fırlatan bir Enis Batur mu yoksa kravatlı bir Enis Batur mu?
Yani böyle düşünmedim ama kravatını söküp atmış birinin yazdığı bir kitap olarak görülmesi hiç fena değil. Hoşuma gitti bu. Özellikle tırnak içerisinde roman kahramanlarının ağzından yazılmış bölümler aslında benim roman türüne duyduğum tepkinin bir kanıtı olarak yazıldı. Devamlı söyleniyorum roman hakkında, böyle roman olur mu, roman böyle değil artık, böyle olmamalı ya da bu tarz romanlar bana anlamsız görünüyor diyen adamın bir tane yazması lazım. Ama bütününü de böyle yazmaya elim gitmedi. Bir noktadan sonra Enis Batur devreye giriyor. “Tamam yeter artık,” diyor, “Sen çekil şimdi aradan, yeterince eğlendin, ben devreye giriyorum.”

Argoları yazarken yadsımadınız mı hiç kendinizi?
Hiç. Herkesin içinde birden fazla insan var aslında. Haytalık yapmış bir genç adam var mesela içimde. O genç adam kendini bir biçimde sürdürür. Argoya ilgisi devam eder; şu olur, bu olur. Birçok kişi bilmez ama ben halktan olan insanlarla çok kolay diyolog kuran, onlarla devamlı ilişki içinde olan biriyim. Hiç kimsenin aklına gelmez, görünüş itibariyle çok farklı biriymişim gibi düşünülüyor hakkımda.

Yazar başka, edebiyatçı başka
Sizin yazdığınız tarzın özel bir adı var mı?
Bir eleştirmen ufo ismini takmış, ufo teşhis edilemeyen uzay cismi ya, o da tanımlanamayan edebiyat nesnesi adını veriyor bizim yaptığımız işlere. Hoşuma gitti bu.

Ahmet Oktay “Elma” için “mutant metin” demiş. Yazdığınız romanlar mutasyona uğramış metinler mi?
Hiç itirazım yok mutant metin denilmesine ama şunu da eklemek istiyorum; bizim roman görgümüz Türkiye’de daha klasik paradigmalara dayanıyor. Dünyada yazılan romanın varlığını, çeşitliliğini izleyemiyoruz. Çünkü belirli tarz romanlar dilimize çevriliyor. Öyle romancılar var ki son derece ilginç yapılar kuran, onları Türkçede hemen hemen hiç ağırlayamıyoruz.

Türkçe son günlerde mankenlerin, şarkıcıların, sunucuların yazdığı kitapları da ağırlıyor.
Yazmak giderek demokratikleşen bir ifade alanı. Bunda ben bir sakınca görmüyorum. Bütün sorun türlerin birbirine çok karıştırılmasından kaynaklanıyor. Nermin Bezmen ile Vüs’at O. Bener; ikisi de romancı olamazlar. Bunlardan birinin başka bir şey olması gerekir. Tıpkı Safiye Ayla ile Nur Koçak’ın sanatçı olarak tanımlanamayacakları gibi aynı anlamda. Yani Safiye Ayla’ya büyük bir saygı duyuyorum tabii ama aynı türden iş değil bu yaptıkları iş. Bunları ayrıştıracak birtakım nitelemeler bulması ya da bunların kulvarlarını birbirine çok karıştırmaması gerekir o ülkenin. Karışınca sorun olur. Eskiden muharriri ayırıyormuş bu toplum ama şimdi ayırmıyor. Edebiyatçıyla yazarı bir biçimde birbirinden ayırmak gerekir. Ayırmazsak o zaman değer kargaşası başlar.

Onlara yazar denmesine bir itirazım yok ama her yazar da edebiyatçı değildir diyorsunuz.
Tabii. Bir ayrıştırmaya önce insanların, bu işi üretenlerin gitmesinde fayda var. Ben zaman zaman şaşırıyorum. Ayşe Kulin’in bir röportajında okudum “Enis Batur’un da kitapları çok satıyor ne var bunda, niye bana yükleniliyor?” diyor. Benim kitaplarım çok satmıyor birincisi. Bu yanlış bir tespit. İkincisi aynı türden işi yaptığımızı düşünmüyorum. Ayşe Kulin’in de düşünmemesi lazım. Ben onu küçümsemiyorum. Ama aynı işi yaptığımızı nasıl düşünebilir? Aynı işi yapmadığımız şuradan belli bizim okurlarımız farklı zaten. Benim hiçbir okurum Ayşe Kulin’i okumuyordur. Onun okuru da beni okumuyordur. Onlar karıştırmıyor. Biz de karıştırmayalım.

Herkes de kitap yazıyor artık derdinde değilsiniz.
Eskiden bir elitin işiydi bu, artık bunun için neden yok çünkü kim yazmak, kendini ifade etmek istiyorsa yazmalıdır zaten. Ama yazdığı şeyin niteliği, türü de bir ayırma tabii tutulmalıdır. Dünyada bu böyle oluyor. Amerika’da romanı 1.5 milyon, 2 milyon nüsha satan yazarlar var. Bunları hiç kimse Amerikan edebiyatı içinde görmüyor, kendileri dahil olmak üzere. Bunlar bestseller yazarlar. Bu farklı bir şey. Amerikan romanı denildiğinde akla Paul Auster geliyor, onlar değil. Zaten onlar da ben Paul Auster ayarında mıyım, diye düşünmüyor. Öyle bir sorunları yok..

Nisan 2003