Arşiv / EB üzerine
 
 
 
 
 
 
ENİS BATUR: İnsan, büyük, bileşken bir düğüm
İhsan Yılmaz

Enis Batur cephesinde bir sürpriz yok. 2003 baharına bir şiir kitabı (‘Abdal Düşü’, Altıkırkbeş Yayınları), bir deneme kitabı (‘Bekçi’, Oğlak Yayınları), peşpeşe yayımladığı iki ‘roman denemesi’ni izleyen bir roman (‘Kravat’, Sel Yayınları) ile girdi. Enis Batur’la düğümleri etrafında söyleştik.

‘Acı Bilgi’, ‘Elma’ ve ‘Kravat’. İlk ikisi denemesi, sonuncusu roman. Bir oyun mu bu. Enis Batur’un roman türüyle oynadığı?
Edebiyat, gökçe yazınlar, klasik gövdesiyle 5 bin yıllık bir geçmişle işe başlayan genç yazarın karşısına dikilir. Buna, içinde olduğu, yaşadığı dönemin, benim ve benzerlerinin, yaşıtlarının durumunda ‘Modern Zamanlar’ın ezici yükünü de eklemeleriyiz. Bu koşullar altında yazmaya başlamak, sonra da sürdürmek, aslında belalı bir serüven. Başkalarını bilmem, ben ilk günden bir hesaplaşma, çarpışma atmosferi içinde oldum, ortamın dayattığı ölçülerle, ‘canon’un sıkıştırıcı yanıyla bir tür çaresiz savaşıma girdiğimi düşünüyorum. Yazı türlerinin, yazın türlerinin kalın cam fanusunu çatlatıp biraz olsun temiz havaya ulaşım umuduyla yeni olanaklar aradım, arıyorum. Şiirde, denemede yaşadıklarıma bir süredir anlatı koridorundakiler eklenir oldu. şimdilik ‘bunun neresi roman?’ gözlemi ağır basıyor, zamanla alışacaklar.

‘Kravat’ı farklı kılan nedir?
‘Kravat’ta geleneksel anlatı öğeleriyle uçan bir yazı anlayışı iç içe geçiyor, diyebiliriz. ‘Acı Bilgi’ ve ‘Elmadan sonra bu üçüncü kitap. İki kitap daha gelecek birkaç yıl içinde, aynı tabloya eklenecek. En iyisi, belki de, o aşamaya geldiğimde söyleyeceğimi söylememdir. Bana her kitap projesi bir ‘problem’ getirir yazma öncesinde. Yazdıkça çözülmeyen, daha doğrusu çözüleceğine yayılan, derine kökü yürüyen bir ‘problem’ halini alır. Tek bir kitap değil de, biribirilerine açılan bir dizi kitap söz konusuysa, bir sorunlar yumağı haline dönüştürür kendini. Yazma hazzını da, yılgısını da o çetrefilleşen durum besler. ‘Kravat’, bir beşli tasarının tam ortasına denk geldi. ‘Kırmızı Eşeğin Öyküsü’ ile ‘Melekler Kitabı’nı gönlümden geçirdiğim gibi tamamlarsam, anlatma sanatının uçları hakkında daha rahat söz alabileceğim.

Kravat’ın anlatıcısı Enis Batur’u ziyaret ediyor ve onu “Kibar, yardımsever, soğuk bir adam” olarak tanımlıyor. Böyle mi görüyor Enis Batur kendini?
Başkalarının işine karışamayız. Adam beni öyle görmüş. İlk karşılaşmalarda bir tanı geliştirilir. Kitabın yazarı olarak bundan ötesine taşma hakkına sahip olmadığımı düşünüyorum.

Kendi romanında görünmek, Hitchcoch’vari bir ruh hali mi?
Yazarın kitabında birinci tekil şahıs olmanın dışında bir var oluş biçimi aramasını, egemen anlaşma formlarından birini hafifçe yerinden oynatma çabası sayabiliriz. ‘Ben’, kendisine atfedilen sınırlardan sıkılmıştır. Çıkıp, “aslında pek çok ben vardır benden içeri” diyebilir. Hitchcock’un, filminde, yanlışlıkla bir kapıyı açan ve hemen kapatan haline bayıldığım kesin. ‘Kravat’taki rolüm farklı. Olayların akışını değiştirecek cümleyi kuruyorum orada.

Nesne ya da kavram takıntısı... Bir reklamcı ile yazarın yolları kesişiyor mu burada?
Edebiyatçılarımızın bir kısmının yakından, benimse oldukça uzağından tanıdığım bir kesit, reklam dünyası. ‘Metin yazarı’, buna karşılık, ontolojik yanıyla her vakit aklımı kurcaladı. Sonuç olarak, ‘yazar’ın statülerinden biri. Bütünüyle işlevsel bir toplumsal kimlik. Konu Edebiyat’a gelince, yazarlık tanımı bulanıklaşıyor. O iki halin yan yana durması açıkçası kurcaladı zihnimi. Kravat’ın kahramanı ‘kravat’ üzerine kendisinden istendiği için bir şey yazacak. Bense, kimse benden böyle bir talepte bulunmadığı halde, ‘kravat’ üzerine ‘bir şey’ yazıyorum. Garip.

‘Bekçi’de yazılarınızın birbirine çıkmasından söz ediyorsunuz. Bir ipucundan çok imza atmak gibi bir şey. ‘Kravat’ın polisiye yanına gönderme yaparsak, gizli imzası mıdır bu yazarın?
Yazarların bir bölüğü kitaplar yazarlar. Bibliyografyalarından bazı kitaplarını eksiltseniz durumlarında uzun uzadıya bir değişiklik göze çarpmaz. Bir bölük yazardaysa bu eksiltmeyi yapamazsınız: Duvarda oluşacak boşluk bütünü tehdit eder anında. Bu tür yazarların okunabilirlik eşiğini zorlu kılan özelliği iç içe kılınmış tümelliklerinde arayabiliriz. Gizli değildir imza açık seçikleşmesi için her birimine yaklaşmak gerekir. Bir avuç okur bunu göze alır, ister. Tekrarlamaktan yorulmadım: kendim için yazıyorum önce, sonra onlara gönderiyorum.

‘Bekçi’deki ‘Belalı Sır’ yazısında tipik yazar kıyafetinden, yazar imajından söz ediyorsunuz. Kravat ne kadar yakışır bir yazara?
Odasındaki yazar yarı yarıya çıplaktır. İçeride hava iyice karardığında, masa lambasını yakmadan, hepten soyunmaya kalktığı olur. Kitap, okur önüne geçtiğinde fotoğraf çektirir, giyinmiştir, bir kılığa bürünmüştür. Gözlerindeki ışıktan tedirginlik sızar. Kimileri derbederdir, kimileri bakımlı görünmeye çalışır. Erkek-kadın fark etmez, bana yazar, o aşamada, yakasını iliklemiştir gibi gelir. Yaşadığı savrulmalar anlaşılmasın diye kravat takmıştır.

‘Abdal Düşü’ kitabınızda “... bu limanda benden başka kendisine yolcu çıkmış kimse yoktur” diyorsunuz. Kendine yolcu çıkmanın türü Enis Batur’da şiir mi olur, düz yazı mı?
Benim gözümde şiir, kişinin kendisindeki ücra ile, çekirdek ile, kuytular ile karşılaştığı alan. Kendi adasına çıkıyor orada insan. Düzyazıdaki dil örülür, şiirdeyse çözülür bir bakıma. Söz sökün etmiştir. Şüphesiz bir sanat vardır elinizde, zanaat ve teknik bilgisi edinilmiştir, kalemde bir biçimde yer etmiştir bunlar, sökülen sözü kağıda düzyazıdaki taammüd durumu geçerli değil şiirde, mesafe ayarı, duygusu alabildiğine farklı.

Çözülemeyen düğümleri nedir Enis Batur’un?
Büyük, bileşken bir düğüm insan. Bunu, başka bir anlamlandırma ve mantıkla size nörologlar da söyleyebilir. Zihin ve duyarlık düzleminde, daha da karmaşık bir görünüm hazırlıyor ‘düğüm’ sözcüğü. Bize ulaşmış en eski bilgilere, kaynaklara uzanalım, çözme uğraşının, doğum yerini bulamayız. Yazma eylemi, düğümle yüzleşmenin arı biçimlerinden biri. Benim kadar yazan olmasın, şunu söyleyebilirim: Eksileceklerine artıyorlar! Tek avuntu, çözdükçe çözme yetisinin bir nebze gelişiyor olması. Ne kadar zamanım kaldı bilemem, düğümlerle didişmeyi sürdüreceğim.


ENİS BATUR
Ahmet Enis Batur. 1952 yılında Eskişehir’de doğdu. Orta öğrenimini İstanbul ve Ankara’da tamamladı. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde başladığı yüksek öğrenimini Paris’te bitirdi (1976). Yazı hayatına sinema ve müzik eleştirileriyle başladı. (1970, Ulus). İlk edebiyat ürünü Yeni Dergi’de yayımlandı (1974). Sonraları daha çok Türk Dili, Oluşum, Soyut, Somut, vb. dergilerde yazdı. Yurda dönüşünde, Ankara’da, 1975’te tek sayı yayımlanan 3 aylık kültür dergisi Yazı’yı yeniden çıkardı (1978, 8. sayı 1980). Bir süre, M.E.B. Yayın Dairesi’ni, Oluşum (1978-82) ve Tan (1982) dergilerini yönetti. 1983’te İstanbul’a yerleşti. UNESCO’nun ‘Göreme’den İstanbul’a Kültür Mirasımız kampanyasını yönetti (1984). Milliyet gazetesinde yazılar yazdı. Gergedan ve Şehir dergilerinin yayın yönetmenliğini yaptı (1987-88) Çeşitli gazete ve dergilerde haftalık ve aylık yazılar yazdı. Sanat Dünyamız, kitap-lık, Cogito, Arredamento Dekorasyon, Fol gibi dergilerin hazırlanışlarında sorumluluklar üstlendi. 1988’den bu yana Yapı Kredi Yayınları’nı yönetiyor.

ÖDÜLLERİ:
1980 Türk Dil Kurumu Deneme Ödülü (Şiir ve İdeoloji)
1993 Cemal Süreya Şiir Ödülü (Perişey)
1996 Altın Portakal Şiir Ödülü (Opera)
1999 İtalya Sibilla Aleramo Şiir Ödülü (Imago Mundi)

Haziran 2003 / Hürriyet GÖSTERİ