Pandora
– KİTAP ELEŞTİRİLERİ
Editör: A.Ömer Türkeş
ELMA: Örgü Teknikleri Üzerine Bir Roman Denemesi
BATUR, ENİS
Kaleme aldıkları üzerine beğeni yargılarımız ne olursa olsun,
kuşkusuz son yılların en üretken yazarıdır Enis Batur; 28
Haziran 1952'de Eskişehir'de doğdu. İlk yazısı 1970'de, ilk
şiir kitapları Paris'te bulunduğu yıllarda (1973-76) yayımlandı.
Yurda dönüşünde, önce Ankara'ya yerleşti; aylık Oluşum ve
Tan, üç aylık Yazı ve MEB dergilerini çıkardı; M.E.B. Yayın
Dairesi başkanlığı yaptı. 1983'de İstanbul'a gelerek Milliyet'te
çalışmaya başladığında; başta Milliyet Büyük Ansiklopedi olmak
üzere çeşitli yan yayınları yönetti, "Kültür Mirasımız"
kampanyasını yönlendirdi, gazetenin yayın kurulu üyeliğini
yaptı. 1987-88 arası, Dönemli Yayıncılık'ın kuruluşunda görev
alarak Gergedan, Şehir ve Argos dergilerini çıkardı.
Şiirleriyle Cemal Süreya, Altın Portakal, Sibilla Aleramo
ödüllerini, denemeleriyle TDK ödülünü kazanan Batur'un sayısı
70'in üzerinde olan kitapları, 1500'ü bulan dergi ve gazete
yayınları Dr. Hatice Aynur tarafından "Enis Batur Bibliyografyası
1970-95"de toplanmıştır. Şiir kitaplarının İtalyanca,
Acemce, Fransızca ve Felemenkçeye de çevrildiğini biliyoruz.
"Görsel deneme"lerini TRT II'de, "sözel denemeleri"ni
"Şifa, Şifre, Deşifre" başlığı altında Açık Radyo'da
gerçekleştirmişti. Ahmet Oktay'ın Opera'yı inceleyen kitabı
"İsrafil'in Sûru", Bursa Üniversitesi'nin öncülüğünde
yapılan "Opera Sempozyum"unda verilen bildirilerin
toplandığı kitap ve Batur hakkında yazılmış yazılardan bir
seçmeyi derleyen "Otuz Kuş Bakışı" hakkındaki başlıca
kaynaklardır.
Bir roman denemesi?
Bir de roman denemeleri var Enis Batur’un. Geçtiğimiz yıl
yayınlanan “Acı Bilgi”sinin ardından gelen “Elma”sını da doğrudan
roman türüne sokmuyor ve denemeliğine vurgu yapıyor yazar.
Açıkçası, “Acı Bilgi”de dilin mükemmel kullanımından söz etmek
hakkaniyetli olur, ama Enis Batur, sanki kendisine adamıştı
o roman denemesini; kendisine ve Enis Batur hayranlarına..!
Sayfalardan yansıyan bir entelektüel birikimi fark etmemek
mümkün değildi belki, ama Batur da her sayfada farkının altını
çizmeye özen göstermişti. Aslında en doğru değerlendirmeyi
yine kendisi yapıyordu kitabı hakkında; Acı Bilgi bir roman
denemesi ve yazınsal bir yolculuktu...
“Elma” da bir roman denemesi ve yazınsal bir yolculuk olmaklık
hali ile “Acı Bilgi” ile görünürde benzerlikler taşıyor, ama
bu kez yolculuğuna daha geniş bir okuyucu kesimini katmayı
başarıyor Enis Batur. Kişiselliğini yine bütün ağırlığı ile
hissetmemize rağmen, bu kişisellikten yazma serüveninin geneline
doğru bir açılım yakalayabiliyoruz. Anlatının zaman ve mekanda,
yazarının ise metin içerisinde serbestçe gezindiği bir romanda,
hikayeyi özetlemek mümkün değil elbette, ama zihninde “ne
anlatıyor bu kitap?” sorusu uyananlar için yine de bir şeyler
söylemeliyiz; Paris Komününün destekçilerinden, devrimci ruhlu
bir ressam Courbert’in, Paris aristokrasisinin yakından tanıdığı
bir Osmanlı paşası ve aynı zaman bir resim tutkunu olan Halil
Bey’in siparişi üzerine 1886 yılında yaptığı, ne var ki kamuoyunun
karşısına ancak 1995’de çıkan “Dünyanın Başladığı Yer” tablosunun
çok yönlü bir yorumunu sunuyor “Elma”.
Batur’un verdiği bilgilerden; sergilendiğinde büyük heyecan
uyandıran bu tablo üzerine yazılan beş romanın da resmin,
modelin ve ressamın dünyasında gezindiğini öğreniyoruz. Ya
Halil Bey? Ona ayrılan yer ise birkaç bilinen ansiklopedi
kaydından öte değilmiş. İşte bu öte olmamaklık hali, batılının
“ötekini” nasıl gördüğünü, geçmişe dönük o büyük “aile” resminde
Halil Bey’in neden yer almadığını da ifşa ediyor. Bir yabancı
o Avrupa’da, ama Batur’un ifadesi ile aynı zamanda “atipik”!
Bir “yabancı”yı anlamanın kolaylığından olacak, Halil Bey’in
atipikliği ile ilgilenmiyor kimse; bildiklerini, bildikleri
sandıkları doğulu steoretipini görüyorlar bir Osmanlı Paşası’nda.
Batılı’nın gözüyle o, “doğunun, kaynağı sonsuz servetlerinden
biri; aşk ve ten kutuplarına kilitli, hayatını oyuna sürmüş
bir adam”... Ve Batur, önce kitabına da aldığı portresini
dikkatle okuyor paşanın, bir adım sonra daha önce atılmış
ilmikleri teker teker söküyor ve kendi şişleri ile yeniden
örüyor Halil Bey’in; Halil Şerif Paşa’nın hayatını... Attığı
her ilmik, aslında kendi yaratma serüvenini de oluşturuyor.
Enis Batur’un kişisel yazma serüveni ile başlayıp Halil Bey’in
sipariş vermesinin ardındaki saiklere, oradan Courbert’in
resmetme süreçlerine, kutsal kitaplara, ilk günaha, elma imgesine,
komün günlerine atlıyor metin. Bu yazıda sıklıkla üzerinde
durulduğu gibi bir yaratma hikayesi “Elma”; Enis Batur’un,
Courbert’in ve Halil Bey’in kadın çıplaklığından çıkarak birlikte
kurdukları bambaşka bir dünyanın hikayesi... Onların zihinsel
serüvenleri –başsız bir çıplak kadın resminin önünde- birbirleri
ile iç içe geçmiş bir biçimde okuduğumuz “romanın” sınırlarını
çiziyorlar.
Dünyanın Başladığı Yer
Buraya kadar sözünü ettiğim resmi, “Dünyanın Başladığı Yer”
tablosunu merak edenler çıkacaktır kuşkusuz. Kitap kapağında
bu alışılmadık çıplaklıkla karşılaşıyoruz aslında. Batur’un
anlatısının büyüsüne dalmadan önce okuyucuların gördüklerini
belleklerine yerleştirmelerinin ve bu çıplaklığın zihinlerinde
yarattığı tasavvur ve imgeleri unutmamalarının, yazarla birlikte
çıkacakları yolculuğu daha keyifli kılacağını düşünüyorum.
Artık resme doğru bir adım atabiliriz...
Bu resim, seyredende gerçek bir kadın bedenine, daha doğrusu
tenine ve vajinasına, kadının bedeninin yayıldığı ipek hissi
veren bir kumaşa baktığı duygusunu uyandıracak biçimde, büyük
bir ustalıkla yapılmış. Sadece görsel bir zevk değil aldığımız,
doğrusu o kadın tenine dokunma duygularımızı da tetikliyor.
Ancak başsız bir resimde ilk dikkatimizi çeken bu eksikliğin
yarattığı boşluk mu, ya da izlemeyi göğüslerle başlatıp aşağı
doğru sürdürmek ve kasıklara kadar uzanmak mümkün olabilir
mi acaba? Yoksa, doğrudan resmin merkezine oturtulmuş “dünyanın
başladığı yer”e mi kilitleniyor bakışlarımız. Baktığımız ne,
biz neyi görüyoruz?
Çıplak kadın resimlerinin “nü” olarak adlandırılmasına alışıktır
kulaklarımız. Oysa konumuz olan resmin anlamına varabilmek
için John Berger’in şu sözlerine kulak vermek gerekir; “çıplak
olmak insanın kendisi olmasıdır. Nü olmaksa başkalarına çıplak
görünmektir; insanın kendisi olarak algılanmamasıdır. Çıplak
vücudun nü olabilmesi için bir nesne olarak görülmesi gerekir.
Çıplaklık kendini olduğu gibi ortaya koyar. Nü’lükse bir çeşit
giyinikliktir. Çıplak olmak açık olmak demektir. Seyredilmek
üzere ortaya çıkmak insanın derisinin, vücudundaki kılların,
bu durumda hiçbir zaman çıkartılıp atılamayacak bir çeşit
örtüye dönüşmesi demektir. Nü hiçbir zaman çıplak olamayacaktır.
Nü’lük bir çeşit giyinikliktir”. Klasik yağlı boya resimlerindeki
kadın vücutlarının erkeğin bakış açısını okşayan “nü”ler olduğunu
da vurguluyor Berger “Görme Biçimleri” adlı çalışmasında;
geleneğin içinde ve dışında kalan resimlerin ancak bu çıplak/nü
ayırımı yoluyla tanınabileceğini ileri sürüyor.
Çıplak/nü sorgulamasını Colbert’in bu çizgi dışı resmine uygularsak
eğer, yarattığı kadın bedeninin çıplak, hatta çırılçıplak
durduğunu, dahası bu çıplaklığın arkasındaki daha evrensel
bir çıplaklığı imlediğini söyleyebiliriz. “Dünyanın Başladığı
Yer”in temelden sarsılıcılığı, sere serpe uzanmış o kadın
bedeninin kimseye ait olmamasında yatıyor. Klasik yağlıboya
resim geleneğinin imge yaratmak konusundaki ilgisizliğinden
de ayrılıyor Coulbert; tersine, onun resmi bütünüyle imgesel
bir nitelik kazanıyor.
Sanatlar arası bir diyalog
Yeniden metne dönebiliriz artık. Daha önce de belirttiğim
gibi, Enis Batur işte bu resmin, resmin ifade ettiklerinin,
geride bıraktığı tepki ve izlerin, yaratım sürecinin aktörlerinin
hayatlarında yol açtığı değişikliklerin peşine düşerken sadece
resimle sınırlı kalmıyor, elinizdeki kitabın yazılış serüvenlerine
de yer açıyor; kişisel sancılarını, düşüncelerini, okuyucudan
beklentilerini de katıyor metnine; iki ayrı yaratıcı faaliyeti,
yazmayı ve resmetmeyi birleştiriyor...
Zor bir yolu seçmiş yazar; görsel olandan yazınsal alana,
nesneler dünyasından sözcükler alemine geçiyor, sözcüklerle
oluşturduğu imgelerle bu kez okuyucusunu gönderiyor görüntüler
dünyasına. Kolay gibi, ama çok zor; Magritte’nin “Düşlerin
Anahtarı” resminde yorumlandığı gibi, sözcüklerle görülen
nesneler arasında her zaman var olan bir uçurumu aşma çabasıdır
aslında Batur’un giriştiği. Pratik olarak aynı nesneye bakan
her insan aynı şeyi görür diye düşünürüz, evet baktığımız
şeyleri görürüz belki de, ama bakmak seçmektir ve düşüncelerimiz,
inanç ve değerlerimiz, teorik ve ideoloji bağlanımlarımız,
bu seçimlerimizi, dolayısıyla nesneleri görüşümüzü etkiler.
Öyle ise bir nesneye, konumuz özelinde kitap kapağındaki “Dünyanın
Başladığı Yer” tablosuna bakan her birimizin zihninde farklı
farklı görüntüler belirecektir. Yazarın ustalığı, bu farklılıkları
sözcükler aracılığıyla törpülerken, giderek bütünüyle ortadan
kaldırırken çıkar ortaya. Sözcüklerin dış dünya algılarını
-ve dolayısıyla duygu ve düşünceleri- ifade etmede yetersiz
kaldığı anda imgeler yoluyla canlandırılması gerekir duyularımıza
çarpan görüntülerin; ses, tat ve kokularla, parmak uçlarındaki
hislerin de elbette... Duyusal algılarımıza yönelen uyarıları
yazınsal olarak karşılamak, dilin ve anlatımın sınırlarında
dolaşmaktır kuşkusuz.
Yıllar önce bir denemesinde “müzik dinlemeyen ressamın, felsefeye
kayıtsız yazarın, sergi gezmeyen sinemacının, filim seyretmeyen
heykeltıraşın kısacası, farklı yaratıcı alanlarla yatay ve
dikey beslenme ilişkileri kurmayanların kuruma, güdük kalma,
en azından serpilmeme olasılığı çok yüksektir. Debussy, Mallarmé'nin
şiirini bestelemişti; Dali, "Divinia Commedia"yı
resimledi; Alain Robbe-Grillet, Alain Resnais için senaryo,
Magritte için roman yazdı; tiyatronun âsi çocuğu Genet; Giacometti'nin
heykellerini yorumladı bir kitapta: Yüzlerce örnek verilebilir
bu çerçevede ya, asıl önemli olan, burada, sanatlar arası
ilişkilerin doğrudan sanatın derinleşme sürecini etkileyişidir.
Ana alandaki etkinliğini yan etkinliklerle desteklemek her
sanatçıya, yazara can alıcı katkılar getirmiştir” ifadesini
kullanmıştı Batur; Türkiye’de son yirmi yıldır her bir sanat
dalında, edebiyatın bütün türlerinde çekilen ifade sıkıntısını
işte bu tek alana kısıtlı kalma durumuna bağlamıştı. Kendi
tezlerinin pratiği anlamına gelen ve iki yaratıcı alan arasında
gidip gelen bu roman denemesi ile de kanıtlıyor iddiasını.
Görsel sanat edebiyatı zenginleştiriyor...
“Elma”nın sayfaları içerisinde yaratma tutkusunu, “Halil Bey,
Courbert, “Dünyanın Başladığı Yer” güzel bahaneler – ben bu
kitabı, o anlatıyı bir de kendim kurmak için yazıyorum” sözleriyle
dillendiren Batur’un meselesi bir vajina tablosunun sansasyonel
hikayesi olamaz elbette; “Dünyanın Başladığı Yer”dir onun
merceğinden kırılıp yazıya dökülecek olan. Ne var ki, Ahmet
Oktay’ın vurguladığı gibi, Coulbert’in resmini erotik-pornografik
bağlamda seyretmek isteyenler olduğu kadar Batur’un metnini
de öyle okumak isteyenler çıkacaktır. Belki de doğrudan onu
hedefleyen pornografik bakışlardan da söz edebileceğiz. Çünkü
yazdıkları ile kendisini –John Berger’in vurguladığı anlamıyla
kullanıyorum- “çıplaklaştırıyor” Batur. “Acı Bilgi”deki varlığını
“nü” olarak düşünmüştüm; çıplak-giyinikti ve seyirlikti sanki
o romanında. Oysa “Elma”da apaçık, çırılçıplak ortada, ama
bir sergileme kaygısı taşımıyor; kendisi için, bir bilgiye
varabilmek, bir örtüyü kaldırabilmek için kendi üzerindekileri
soyunuyor bu kez, üstelik okuyucuyu da davet ediyor giysilerinden
arınmaya... Peki siz hazır mısınız?
2003
|