Arşiv / EB üzerine
 
 
 
 
 
 
Pandora – KİTAP ELEŞTİRİLERİ
Editör: A.Ömer Türkeş

Kravat
Batur, Enis

Geçtiğimiz yıllarda yayımladığı “Acı Bilgi” (2000) ve “Elma” (2001) adlı roman denemelerinden sonra, “Kravat” ile Enis Batur da sonunda –her ne kadar pek alışıldık türde olmasa bile- bir romana imza attı. Üstelik “Kravat”, kravatın düğümleri ile uğraşmayı bekleyen okuyucuları bir yandan polisiyelere özgü düğümleri çözmek zorunda bırakırken diğer yandan kurmaca anlatının yapısını araştıran bir roman.

Bir Kayboluş Hikâyesi mi?
80’lerden sonra hızlı bir yükseliş gösteren reklam sektörünün yine aynı dönemde yaygınlaşan “steril” mekanlarında –UB reklam ajansında- başlayıp biten hikâyenin ilk bölümü, ajansın ve sektörün gediklisi Ercü’nün ağzından aktarılıyor. Biraz huysuz, biraz uyumsuz ama esprili bir adam Ercü. Etrafında olup bitenleri homurdanarak izliyor, argo kelimeler kullanmaktan hoşlanıyor, meslektaşlarına ve iş âlemine karşı kinik bir tutum takınıyor. Ne var ki patronları ve mesai arkadaşları tarafından biraz deneyimi biraz da deliliğine verilen davranışları nedeniyle idare edilmekte, yuvarlanıp gitmektedir Ercü. Zaten ekmek teknesini batırmak, altın yumurtlayan tavuğu kesmek gibi bir niyeti hiç yok; sınırı aşmıyor, tadında bırakmasını biliyor “kıllanan adam” hallerini. Belki de son kertedeki bu uzlaşmışlığını bilmekten geliyor acı, alaycı adili; kendine –hiç değilse ilk bakışta- muhalif bir kimlik katmayı önemsiyor...
çalışan sayısı az, iş kapasitesi geniş ajansta AH’nin işe başlamasıyla gelişecektir olaylar. Farklı kuşaklardan gelen, çocuklukları, buluğ çağları, üniversite yılları çok farklı ortamlarda, farklı dertlerle didişerek geçen bu iki adam arasında bir süre sonra garip bir dostluk kurulduğunda, Ercü şöyle tarif edecektir AH’yi; “Karmakarışık bir kafa, kelimelerle ip cambazı gibi oynuyor, trapezden düşebilir diye yazmışım kenara, kırmızı ispirtolu kalemimle”... “Babası yumuşak ve derinlemesine bir adammış belli ki, annesi hırslı ve yalnız bir kadın, bizimkinde oluşan tuhaf ortalamanın bir açıklaması sayılabilir miydi bu? Çocukken evcil olduğunu, odasında kalmayı sokaktaki akranlarının arasına karışmaya yeğlediğini, yatılı gidince de epey münzevi bir tarz seçtiğini, sonradan kimyacı olup Kanada’da yerleşen bir sınıf arkadaşı dışında kimseyle sıkı fıkı olmaya yanaşmadığını o gece anlatmıştı”.
Ercü’nün önerisiyle, şirketin büyük önem verdiği bir kampanyanın, bir tekstil firmasının ürettiği kravat üzerinden sürdürülecek bir reklam kampanyasının hazırlanması AH’ye veriliyor. Gerçekten de parlak ama karmakarışıktır AH’nin kafası. Meseleyi derinlemesine kavramak için önce her türden ansiklopedik bilgiyle donanacak, kravatın tarihçesine uzanacak, bu giyim kuşam tarzının Türkiye’ye gelişi, kullanımının sembolleri, siyasi göndermeleri derken, daha kapsamlı bir yorum için Enis Batur’un kapısını bile çalacak, randevu gerçekleştiğinde ise onun karizmasına hayran kalacaktır elbette...
Kampanyanın kurgusu AH’nin zihninde yavaş yavaş toparlanırken can alıcı sloganlar da netleşmeye başlıyor... Ancak bir gece ansızın kayboluveriyor AH. Kimilerine göre bu kayboluş işin üstesinden gelemeyeceğini anladığı içindir. Ercü ise tersine, AH’nin bu derin araştırma sırasında birilerini, muhtemelen müşteri firmanın sahiplerini rahatsız edecek bilgilere ulaştığına ve bu nedenle ortadan kaldırıldığına inanmaktadır.
Ercü ve AH’nin merceğinden izlediğimiz ilk iki bölümün sonunda, hikâye AH’nin kayboluşu ile karmaşık bir hal alıyor. Okuyucu olarak üçüncü bölümün bu muammanın çözümü ile uğraşacağını düşünüyor, kafamızda beliren sorularımızın cevaplarını merakla bekliyoruz: “Adama çok mu yaklaştı? Öyleyse, çok yaklaşmasının ciddi sakıncaları vardı da bunu mu göremedi? Yoksa gördü de, geri adım atamayacağı ölçüde gecikmiş miydi?..” Bütün bu sorular kadar, romana başlarken Enis Batur’dan polisiye türün klişelerini kullanan bir kurmaca beklemiyor olmanın yarattığı şaşkınlık da etkili oluyor merak saiklerimizin uyanmasında.

Yazar okuyucusunu çağırıyor
İşte tam bu noktada alışılageldik kurmaca anlatı kesiliyor; anlatıcı yazar –isterseniz Enis Batur diyelim- ortaya çıkıyor, çözüm bekleyen kurmaca hikâyeyi kurmaca anlatının çözüm bekleyen sorunlarına kaydırıveriyor. Doğrusu okuma sözleşmesini kitap kapağında yazılı roman sözcüğüne kapılarak imzalayanlar için yeterli bir fesih gerekçesi bu. Çünkü bir söyleşide kullandığı ifadelerden anlaşılacağı gibi Enis Batur, “bütün bütüne kurmaca bir kitap yazmak ne demek olur acaba, nereye kadar mümkündür böyle bir şey” merakıyla tamamlamış ilk iki bölümü; “bunun bütünüyle mümkün olduğunu” gördüğünde ise “bu işin bütünüyle saçma olduğuna dair” onda “yerleşen bu kanaatin sağlamasını yapmış” olmuş ve kurmacılıktan sıyrılıvermiş... Yine de, kitabın sonunda AH’nin akıbetini merak eden okuyucuları biraz olsun rahatlatacak muhtemel sonlar da yok değil; Ercü’nün ya da anlatıcı yazarın akıl yürütmelerini beğenmezseniz, siz kendiniz de bir son yazabilirsiniz...
Üçüncü bölümdeki kurmacılık tartışmasını sona bırakırsak, “Kravat”ın ilk iki bölümünde çok iyi kurgulanmış, eğlenceli ve heyecanlı bir hikaye anlatılıyor. Enis Batur, polisiye romandan ödünç aldığı klişeleri sıradan bir nesnenin/kravatın sırlarını çözmekte kullanırken AH’nin aniden kaybolmasıyla hikayesine bir gizem katmış ve polisiyelerin alanına kadar uzanmış. Hikayenin polisiyelik yanı bu kayıp vakası gibi görünmekle birlikte, çoğumuzun üzerinde hiç fikir sahibi olmadan kullandığı ya da kullanmaktan hiç hoşlanmadığı, kimi zaman şıklığı simgeleyen ya da çoğu zaman dar gelirli insanların boynunda –malum zorunluluklarla- bir medeniyet parodisi gibi sallanan bu tuhaf aksesuar hakkında derinleşmenin yani bilgininin ardına düşmenin kendisi daha heyecanlı geldi bana.
“Kravat”ın hikayesi kadar hikayenin anlatılış biçimi de ilgi çekici... Öncelikle dili çok ekonomik kullanmış Enis Batur; kitabın az sözle az sayfaya sığdırılan kurmaca sayfaları hiçbir eksiklik duygusu yaratmadığı gibi son yıllarda sayıları hızla artan Türkçe romanların hacimleriyle güzellikleri arasındaki ters orantıyı hatırlamamıza da vesile oluyor... Klasik polisiyelerden farklı olarak açık bir nedensellikten sakınan ve tamamlanma sürecine okuyucusunu da katmaya çalışan metin kısa parçacıklarla –her biri hem kendine yeterli bir ifade oluşturan hem de diğer parçalarla uyum sağlayan türden kısa parçacıklarla- örülmüş. Belki de Enis Batur, “başlangıçlar bulmayı, yazmayı sevdiğinden, hazzı çoğaltmaya yöneliyor, işte bunun için parçalar yazıyor, parça ne kadar çoksa, o kadar başlangıç, o kadar da haz”... Özellikle AH’nin bilincini izlediğimiz ikinci bölümdeki her bir parçada hikayenin ana teması biraz daha olgunlaşırken düşünme sürecinin, yaratma ve öğrenme tutkusunun insanı sürüklediği tehlikeli bir dünyaya açılıyoruz.

Anlatılar neyi anlatırlar?
Üçüncü bölümdeki anlatıcı ses romanın kurmaca kişilerinden birine ait değil artık. Bundan böyle doğrudan Enis Batur konuşacaktır. Romansa tamamlanmadan kalmış, okuyucu roman üzerinde düşünmeye ve tamamlanmasına katkıda bulunmaya davet edilmiş, pek çok yazar gibi, hikaye anlatmaya tahammül edememiştir Batur. Nitelim Kravat’ın sayfalarından “Kurmaca, bütün mantıklılığı içinde bana düzmece bir yazı formatı gibi görünüyor” diye seslenecek ve bu ifadesini söyleşisinden seçtiğim şu cümlelerle pekiştirecektir; “Ben yazarlığı meslek olarak, hele ki numaralar yapma mesleği olarak görmüyorum... Ben size hikayeler anlatacağım ve bunları uyduracağım, çünkü siz uyduruk hikayelerden hoşlanıyorsunuz gibi bir ilişki benim için mantıklı değil... Bir yerde bir hayat var, onu yaşıyoruz, sonra arada bir yerde durduruyoruz onu elimize kitap alıp başka hayatlar okuyoruz ve bu hayatların bir kısmı da uyduruk zaten. Peki niye okuyoruz, yaşamak varken... Beni bütün bu kurmaca-gerçeklik ilişkisinde ilgilendiren ‘neyin ne zaman doğru olduğu ya da doğru olmadığı’ sorunu..”
Her ne kadar bir romanın bu türden bir muameleye maruz kalmasından, yani bir başka meseleye sıçramak için araçsallaştırılmasından yana olmasam bile, Enis Batur’un açtığı tartışmayı önemli buluyorum. Hemen eklemeliyim ki kurmaca ve gerçeklik arasındaki o belirsiz ilişkiyi gündeme getiren soru, romanın miladından bu yana tartışılagelen çözümsüz bir mesele olduğu halde, tartışmalarda taraf olan edebiyat kuramcılarının ileri sürdükleri kimi tezleri “uygun” bulmak ya da benimsemek mümkündür. Mesela Tzvetan Todorov’un görüşleri yeterince açıklayıcı geliyor bana. “Edebi metnin bir gerçekliğe göndermede bulunduğunu ve bu gerçekliğin onun göndergesini oluşturduğunu söylemek, aslında bir hakikat ilişkisi kurmaktır” der Todorov “Poetika’ya Giriş”inde; “bu ise kişinin kendine edebi metni hakikat sınavına tabi tutma, metnin hakiki ya da sahte olduğunu söyleme iktidarını tanıması demektir... Roman, bilimlerden farklı olarak, yanlış olan veya olabilen bir söz değildir; bu soruyu sormanın bir anlamı da yoktur; Romanın “kurmaca” oluşunu belirleyen şey tam da budur... Öyleyse, mantıksal açıdan konuşursak, edebi metnin tek bir tümcesinin bile hakiki veya sahte olup olmadığı söylenemez.”
Kurgusal bir anlatıyla gerçeklik arasındaki ilişkiden yola çıkararak, “neyin ne zaman doğru olduğu ya da doğru olmadığı” kaygılarını taşımak eleştirel bir refleks olarak anlamlıysa bile, tek başına ele alındığında kurgusal olmayan anlatıların gerçek ve her zaman doğru oldukları gibi bir ön kabulün varlığını sezdirir. Medyanın haber ve görüntü bombardımanına maruz kaldığımız, akıl ve ruh sağlığımızı sadece şüphelerimizle korumaya çalıştığımız bir dünyada, kurmaca olmayan anlatıların gerçeklikle ilişkisi de, “neyin ne zaman doğru olduğu ya da doğru olmadığı” da kurgusal olan anlatılarla birlikte ele alındığında sorgulanabilir. Zorunlulukları seçimimiz sandığımız bu oyunsal gerçekliği deşifre etmek için; “toplumumuzun simgesel dizgesini kırmaya katkıda bulunmak için; yeni anlamlar, yani yeni güçler üretmek, şeyleri yeni bir biçimde ele geçirmek, anlamların buyuruculuğunu sarsmak ve değiştirmek için “kurgusal olanın, konumuz özelinde romanın taşıdığı potansiyel yabana atılamaz. Çünkü romanlar hayatı tam da bizim kendimize anlattığımız o akıp giden haliyle çağrıştırırlar. Gerçeğin bize nasıl göründüğünü ya da bize nasıl görünebileceğini inceleyeceğimiz en elverişli yer olarak roman, anlatının ardındaki ideolojik, psikolojik, siyasal, vb. dinamikleri test edebileceğimiz bir “laboratuardır.” Enis Batur da “Kravat” romanını tam da böyle bir laboratuar olarak kullanmak istiyor işte. Keşke, benzer bir sorgulamayı barındıran ama ilk iki bölümle daha uyumlu biçimde