|
Batur’un İki Roman Denemesi Ve Bir Romanı
Romanı romanda düşünmek
A. Ömer Türkeş
Enis Batur
Kravat
Sel Yayıncılık, 2003, 198 s.
Ardı ardına çıkardığı şiir, deneme ve seyahat kitapları,
kaleme aldıkları üzerine beğeni yargılarımız ne olursa olsun,
son yılların en üretken yazarı kuşkusuz Enis Batur’dur. Ne
var ki Batur roman alanına uzak durmuştu hep. Acı Bilgi (2000)
ve Elma’nın (2001) kapaklarındaki “roman” sözcüğünün hemen
ardına eklediği “deneme” ile bu kitaplarını doğrudan doğruya
roman türüne sokmamış, denemeliklerini öne çıkarmıştı... açıkçası,
dilsel güzelliğine ifade zenginliğine rağmen pek hoşlanmamıştım.
Acı Bilgi’den; Enis Batur, sanki kendisine adamıştı o roman
denemesini; kendisine ve Enis Batur hayranlarına... Sayfalardan
yansıyan entelektüel birikimi fark etmemek mümkün değildi
belki, ama Batur ad her sayfada farkının altını çizmeye özen
göstermişti. Aslında en doğru değerlendirmeyi yine kendisi
yapıyordu kitabı hakkında: Acı Bilgi bir roman denemesi ve
yazınsal bir yolculuktu...
Anılarının zaman ev mekanda, yazarının ise metin içerisinde
serbestçe gezindiği Elma’da, yaratma tutkusu, “Halil Bey,
Courbert, Dünyanın Başladığı Yer güzel bahaneler-ben bu kitabı,
o anlatıyı bir de kendim kurmak için yazıyorum,” sözleriyle
dillendirilmişti. Elma bir roman denemesi ve yazınsal bir
yolculuk olmaklık hali ile görünürde Acı Bilgi’yle benzerlikler
taşıyor. Ama Enis Batur Elma’da yolculuğuna daha geniş bir
okuyucu kesimini katmayı başarmıştı. Kişiselliğini bütün ağırlığı
ile hissediyor, ancak bu kişisellikten yazma serüveninin geneline
doğru bir açılım yakalayabiliyorduk. Kurmaca bir anlatı değildi
Elma, ama bir romanın inşası için gereken olay örgüsü üzerine
düşünen yazar, hikâyenin gidebileceği muhtemel istikametleri
teker teker sahnelemişti. Bir başka deyişle Elma, kendi olabilirliğini
kendi içinde açıklamaya çalışan, kurmacaya dair bir sorunlar
dizisinin nasıl çözülebileceğini anlatan, bu keşfe bizi tanık
eden bir roman denemesi olarak romana çok yaklaşmıştı.
“Romana çok yaklaşmıştı” ifadesi kastı aşıyor, romana yaklaşmışlığın
kabulü, üzerinde herkesin anlaştığı kapalı bir roman tanımının
varlığını da kabullenmek demektir, oysa Mikhail Bakhtin’in
de belirttiği gibi, gelişmeye devam eden ve henüz tamamlanmamış
olan belki de tek edebi türdür roman... Öyle yeni ve değişik
eserlerle karşılaşabiliriz ki, bunların taşıdıkları özellikler
tanımımızı sürekli değişmemizi gerektirir. Kapağında roman
yazan bir kitap karşısında okuyucu çaresizdir artık; onu beğenip
beğenmemekte tümüyle özgürdür belki, ama onun bir roman olup
olmadığı hakkında fikir yürütmek hakkına sahip değildir. Tam
da bu nedenle Elma’nın ne kadar roman, ne kadar deneme olduğunu
tartışmıyor, en az onun kadar denemelik vasfı taşıyan Kravat’ı
da –kapağındaki o üst metin dolayımıyla- bir roman ön kabulüyle
okuyoruz.
80’lerden sonra hızlı bir yükseliş gösteren reklam sektörünün
yine aynı dönemde yaygınlaşan “steril” mekanlarında –UB reklam
ajansında- başlayıp biten romanın ilk bölümü, ajansın ve sektörün
gediklisi Ercü’nün ağzından aktarılıyor. Biraz huysuz, biraz
uyumsuz ama esprili bir adam Ercü.. etrafında olup bitenleri
homurdanarak izliyor, argo kelimeler kullanmaktan hoşlanıyor,
meslektaşlarına ve iş âlemine karşı kinik bir tutum takınıyor.
Ne var ki patronları ve mesai arkadaşları tarafından biraz
deneyimi biraz da davranışlarının deliliğine verilmesi nedeniyle
idare edilmekte, yuvarlanıp gitmektedir Ercü. Zaten ekmek
teknesini batırmak, altın yumurtlayan tavuğu kesmek gibi bir
niyeti yok; sınırı aşmıyor, tadında bırakmasını biliyor “kıllanan
adam” hallerini. Belki de son kertedeki bu uzlaşmışlığını
bilmekten geliyor acı, alaycı dili; kendine –hiç değilse ilk
bakışta- muhalif bir kimlik katmayı önemsiyor.
Çalışan sayısı az, iş kapasitesi geniş ajansta AH’nin işe
başlamasıyla gelişecektir olaylar. Farklı kuşaklardan gelen,
çocuklukları, buluğ çağları, üniversite yılları çok farklı
ortamlarda, farklı dertlerle didişerek geçen bu iki adam arasında
bir süre sonra garip bir dostluk kurulduğunda, Ercü şöyle
tarif edecektir AH’yi:
Karmakarışık bir kafa, kelimelerle ip cambazı gibi oynuyor,
trapezden düşebilir diye yazmışım kenara, kırmızı ispirtolu
kaleminle. (...) Babası yumuşak ve derinlemesine bir adammış
belli ki, annesi hırslı ve yalnız bir kadın, bizimkinde oluşan
tuhaf ortalamanın bir açıklaması sayılabilir miydi bu? Çocukken
evcil olduğunu, odasında kalmayı sokaktaki akranlarının arasına
karışmaya yeğlediğini, yatılı gidince de epey münzevi bir
tarz seçtiğini, sonradan kimyacı olup Kanada’ya yerleşen bir
sınıf arkadaşı dışında kimseyle sıkı fıkı olmaya yanaşmadığını
o gece anlamıştı.
Ercü’nün önerisiyle, şirketin büyük önem verdiği bir kampanyanın,
bir tekstil firmasının ürettiği kravat üzerinden sürdürülecek
bir reklam kampanyasının düzenlenmesi işi AH’ye veriliyor.
Gerçekten de parlak fikirleri olsa da karmakarışıktır AH’nin
kafası. Meseleyi derinlemesine kavramak için önce her türden
ansiklopedik bilgiyle donanacak, kravatın tarihçesine uzanacak,
bu giyim kuşam tarzının Türkiye’ye gelişi, kullanımının sembolik
olanları, siyasi göndermeleri derken, daha kapsamlı bir yorum
için Enis Batur’un kapısını bile çalacaktır. Randevu gerçekleştiğinde
ise onun karizmasına hayran kalacaktır elbette...
Kampanyanın kurgusu AH’nin zihninde yavaş yavaş toparlanırken
can alıcı sloganlar da netleşmeye başlar:
Kravatın hayattaki yerini açmaya çalışmak (müşterinin sosyal
statüsünün gereklerini hatırlatarak), iyi kravatın (şık, seçkin,
ayırdedilebilir) önemine dikkat çekmek, işin sex-appeal’ini
vurgulamak (“erkek kravatından okunur” –fena gitmiyor fena
gitmiyor), gardrobunu çeşitlemeye yöneltmek (“dikkat, kravatlarınız
izleniyor!” ya da “kendinizi tekrarlamaktan ne kadar hoşlanırsınız?”
–soru işareti büyük ve kravat şeklinde olabilir basın kampanyasında,
afişlerde, billboardlarda).
Ancak bir gece ansızın kayboluverir AH. Kimilerine göre bu
kayboluş işin üstesinden gelemeyeceğini anladığı içindir.
Ercü ise tersine, AH’nin bu derin araştırma sırasında birilerini,
muhtemelen müşteri firmanın sahiplerini rahatsız edecek bilgilere
ulaştığına ve bu nedenle ortadan kaldırıldığına inanmaktadır.
Ercü ve AH’nin merceğinden izlediğimiz ilk iki bölümün sonunda,
hikâye AH’nin kayboluşu ile karmaşık bir hal alıyor. Okuyucu
olarak üçüncü bölümün bu muammanın çözümü ile uğraşacağını
düşünüyor, kafamızda beliren soruların cevaplarını merakla
bekliyoruz.
Adama çok yaklaştı? Öyleyse, çok yaklaşmasının ciddi sakıncaları
vardı da bunu mu göremedi? Yoksa gördü de, geri adım atamayacağı
ölçüde gecikmiş miydi?
Bütün bu sorular kadar, romana başlarken Enis Batur’dan polisiye
türün klişelerini kullanan bir kurmaca beklemiyor olmanın
yarattığı şaşkınlık da etkili oluyor merakımızın uyanrmasında.
İşte tam bu noktada alışageldik kurmaca anlatı kesiliyor,
anlatıcı yazar –isterseniz Enis Batur diyelim- ortaya çıkıyor,
çözüm bekleyen kurmacayı, kurmaca anlatının çözüm bekleyen
sorunlarına kaydırıveriyor. Doğrusu okuma sözleşmesini kitap
kapağında yazılı roman sözcüğüne kapılarak imzalayanlar için
yeterli bir fesih gerekçesi bu. Çünkü –Radikal Kitap’ta Cem
Erciyes ile yaptığı söyleşide kullandığı ifadelerin de yardımıyla
–anlıyoruz ki, Enis Batur “Bütün bütüne kurmaca bir kitap
yazmak ne demek olur acaba, nereye kadar mümkündür böyle bir
şey? Merakıyla tamamlamış ilk iki bölümü; “bunun bütünüyle
mümkün olduğunu” gördüğünde ise “bu işin bütünüyle saçma olduğuna
dair” onda “yerleşen bu kanaatin sağlamasını yapmış” ve kurmacalıktan
sıyrılıvermiş... (Radikal Kitap, 18 Nisan 2003.) Yine de,
kitabın sonunda AH’nin akıbetini merak eden okuyucuları biraz
olsun rahatlatacak muhtemel sonlar da yok değil; Ercü’nün
ya da anlatıcı yazarın akıl yürütmelerini beğenmezseniz, kendiniz
de bir son yazabilirsiniz.
Üçüncü bölümdeki kurmaca tartışmasını sona bırakırsak, Kravat’ın
ilk iki bölümünde çok iyi kurgulanmış, eğlenceli ve heyecanlı
bir hikâye anlatılıyor. Enis Batur, polisiye romandan ödünç
aldığı klişeleri sıradan bir nesnenin (kravatın) sırlarını
çözmekte kullanırken AH’nin aniden kaybolmasıyla hikâyesine
bir gizem katmış ve polisiyelerin alanına kadar uzanmış. Hikâyenin
polisiyelik yanı bu kayıp vakası gibi görünmekle birlikte,
çoğumuzun üzerinde hiç fikir sahibi olmadan kullandığı ya
da kullanmaktan hiç hoşlanmadığı, kimi zaman şıklığı simgeleyen
ya da çoğu zaman dar gelirli insanların boynunda –malum zorunluluklarla-
bir medeniyet parodisi gibi sallanan bu tuhaf aksesuar hakkında
derinleşmenin, yani bilginin ardına düşmenin kendisi daha
heyecanlı geldi bana.
Kravat’ın hikâyesi kadar hikâyenin anlatılış biçimi de ilgi
çekici... Öncelikle dili çok ekonomik kullanmış Batur, kitabın
az sözle az sayfaya sığdırılan kurmaca bölümleri hiçbir eksiklik
duygusu yaratmadığı gibi son yıllarda sayıları hızla artan
Türkçe romanların hacimleriyle güzellikleri arasındaki ters
orantıyı hatırlamamıza da vesile oluyor. Anlıyoruz ki,
metni kısaltmaktan kaçınmamak, atılan cümlelere hiç acımamak
gerekir. Yapıtın uzunluğu önemsizdir, kağıda dökülenlerin
miktarının yetersiz olduğu kaygısı da çocukça. Hiçbir şey,
sırf var olduğu için, sırf yazılmış olduğu için değerli olamaz.
Aynı düşüncenin çeşitlemeleri gibi duran cümleler, çoğu zaman,
yazarın henüz tam hakim olamadığı bir şeyi kavramaya yönelik
farklı çabalarının anlatımıdır. O zaman en iyi formülü seçmek
ve daha da geliştirmek gerekir. Kurgunun gerektirdiği durumlarda
düşünceleri, hatta doğurgan olanları bile bir yana atmak yazı
tekniğinin önemli bir yönüdür. Bunların zenginlik ve canlılığı,
o sırada yüze çıkamamış olan başka düşüncelere yarayacaktır.
(Theodor W. Adorno, Minima Moralia, çev. Orhan Koçak, Ahmet
Doğukan, Metin Yayınları, 1998, s. 52.)
Klasik polisiyelerden farklı olarak açık bir nedensellikten
sakınan ve tamamlanma sürecine okuyucusunu da katmaya çalışan
metin, kısa parçacıklarla –her biri hem kendine yeterli bir
ifade oluşturan hem de diğer parçalarla uyum sağlayan türden
kısa parçacıklarla- örülmüş. Belki de Enis Batur.
başlangıçlar bulmayı, yazmayı sevdiğinden, hazzı çoğaltmaya
yöneliyor, işte bunun için parçalar yazıyor, parça ne kadar
çoksa, o kadar başlangıç, o kadar da haz.
Özellikle AH’nin bilincini izlediğimiz ikinci bölümdeki her
bir parçada hikâyenin ana teması biraz daha olgunlaşırken
düşünme sürecinin, yaratma ve öğrenme tutkusunun insanı sürüklediği
tehlikeli bir dünyaya açılıyoruz.
Üçüncü bölümdeki anlatıcı ses, romanın kurmaca kişilerinden
birine ait değil artık. Bundan böyle doğrudan Enis Batur konuşur.
Romansa tamamlanmadan kalır, okuyucu roman üzerinde düşünmeye
ve tamamlanmasına katkıda bulunmaya davet edilir. Pek çok
yazar gibi, hikâye anlatmaya tahammül edememiştir Batur. Nitekim
Kravat’ın sayfalarından “Kurmaca, bütün mantıklığı içinde
bana düzmece bir yazı formatı gibi görünüyor,” diye seslenecek
ve bu ifadesini söyleşisinden seçtiğim şu cümlelerle pekiştirecektir:
Ben yazarlığı meslek olarak, hele ki numaralar yapma mesleği
olarak görmüyorum. Ben size hikâyeler anlatacağım ve bunları
uyduracağım, çünkü siz uyduruk hikâyelerden hoşlanıyorsunuz
gibi bir ilişki benim için mantıklı değil. (...) Bir yerde
bir hayat var, onu yaşıyoruz, sonra arada bir yerde durduruyoruz
onu elimize kitap alıp başka hayatlar okuyoruz ve bu hayatların
bir kısmı da uyduruk zaten. Peki niye okuyoruz, yaşamak varken.
(...) Beni bütün bu kurmaca-gerçeklik ilişkisinde ilgilendiren
“neyin ne zaman doğru olduğu ya da doğru olmadığı” sorunu.
(Radikal Kitap, 18 Nisan 2003.)
Her ne kadar bir romanın bu türden bir muameleye maruz kalmasından,
yani bir başka meseleye sıçramak için araçsallaştırılmasından
yana olmasam bile, Enis Batur’un açtığı tartışmayı önemli
buluyorum. Hemen eklemeliyim ki kurmaca ile gerçeklik arasındaki
o belirsiz ilişkiyi gündeme getiren soru, romanın miladından
bu yana tartışılagelen çözümsüz bir meseledir; öte yandan,
tartışmalarda taraf olan edebiyat kuramcıların ileri sürdükleri
kimi tezleri “uygun” bulmak ya da benimsemek mümkündür. Mesela
Tzvetan Todorov’un görüşleri yeterince açıklayıcı geliyor
bana. “Edebi metnin bir gerçekliğe göndermede bulunduğunu
ve bu gerçekliğin onun göndergesini oluşturduğunu söylemek,
aslında bir hakikat ilişkisi kurmaktır,” der Todorov Poetikaya
Giriş’inde ve şöyle devam eder:
(B)u ise kişinin kendine edebi metni sınavına tabi tutma,
metnin hakiki ya da sahte olduğunu söyleme iktidarını tanıması
demektir. (...) Roman, bilimlerden farklı olarak, yanlış olan
veya olabilen bir söz değildir; bu söz, hakikatle sınanamaz,
roman ne hakikidir ne de sahte, bu soruyu sormanın bir anlamı
da yoktur: Romanın “kurmaca” oluşunu belirleyen şey tam da
budur. (...) Öyleyse, mantıksal açıdan konuşursak, edebi metnin
tek bir tümcesinin bile hakiki veya sahte olup olmadığı söylenemez.
(Tzvetan Todorov, Poetikaya Giriş, çev. Kaya Şahin, Metis
Yayınları, 2001, s. 50.)
Kurgusal bir anlatıyla gerçeklik arasındaki ilişkiden yola
çıkarak, “neyin ne zaman doğru olduğu ya da doğru olmadığı”
kaygılarını taşımak eleştirel bir refleks olarak anlamlıysa
bile, tek başına ele alındığında kurgusal olmayan anlatıların
gerçek ve her zaman doğru oldukları gibi bir ön kabulün varlığını
sezdirir. Medyanın haber ve görüntü bombardımanına maruz kaldığımız,
akıl ve ruh sağlığımızı sadece şüphelerimizle korumaya çalıştığımız
bir dünyada, kurmaca olmayan anlatıların gerçeklikle ilişkisi
de, “neyin ne zaman doğru olduğu ya da doğru olmadığı” da
kurgusal olan anlatılarla birlikte ele alındığında sorgulanabilir.
Hayatlarımızı anlamlı kılmak için –gerçeğe hiç de uygun düşmediğini
daha sonra kendi kendimize itiraf edeceğimiz- anlatılar kurarız;
romanlaştırırız hayatlarımızı. Bireysel düzeyde olanı genişlettiğimizde,
ulusların da tarihi kendine mal etmek, geçmişi tarihleştirmek
ve sonuçta bir toplumu icat etmek amaçlı birer anlatı olduğunu
fark ederiz. Aslında tarih, felsefe, sosyoloji ve özellikle
edebiyatı kapsayacak şekilde, bütün toplumbilimler büyük anlatı
metinleridir. Çıkarları çatışan iki insanın, iki ulusun, iki
dinin, iki vs’nin aynı tarihi farklı farklı anlattıklarını
biliyoruz. Öyleyse biz dünyayı kurmaca olmadıklarını iddia
eden, tamamıyla gerçeği yansıttığını kanıtlamaya çalışan birtakım
anlatılar aracılığıyla anlatmaya çalışırız, ama anladığımız
bu dünya bizim için apaçık bir hale gelse bile başkaları için
hiç de aynı düzeyde açık olmaz.
Gerçeği söylemenin, gerçeğin peşine düşmenin tek yolu, yılmadan
ve yöntemli bir biçimde, genelde anlattığımız şeyleri gördüklerimizle,
işittiklerimizle, bize gelen bilgilerle karşılaştırmak, bir
başka deyişle, anlatı üstüne çalışmaktır. (Michel Butor, Roman
Üstüne Denemeler, çev. Mehmet Rıfat, Sema Rıfat, Düzlem Yayınları,
1991, s. 131.)
Zorunlulukları seçimimiz sandığımız bu oyunsal gerçekliği
deşifre etmek için; “toplumumuzun simgesel dizgesini kırmaya
katkıda bulunmak için; yeni anlamlar, yani yeni güçler üretmek,
şeyleri yeni bir biçimde ele geçirmek, anlamların buyuruculuğunu
sarsmak ve değiştirmek için” kurgusal olanın, konumuz özelinde
romanın taşıdığı potansiyel yabana atılamaz. Çünkü romanlar
hayatı tam da bizim kendimize anlattığımız o akıp giden haliyle
çağrıştırırlar. Gerçeğin bize nasıl göründüğünü ya da bize
nasıl görünebileceğini inceleyeceğimiz en elverişli yer olarak
roman, anlatının ardındaki ideolojik, psikolojik, siyasal
vb dinamikleri test edebileceğimiz bir laboratuvardır. İşte
Enis Batur, Kravat’ı tam da böyle bir laboratuvar olarak kullanmak
istiyor. Keşke Kravat’ın benzer bir sorgulamayı barındıran
ama ilk iki bölümle daha uyumlu biçimde sonlanan bir kurgusu
olsaydı diye düşünüyor ve Umberto Eco ile bitiriyorum:
Okur ile tarih, kurmaca ile gerçeklik arasındaki karmaşık
ilişkiler üzerine düşünmek, aklın canavarlar üreten uykusuna
karşı bir tür terapi oluşturabilir. Her ne olursa olsun, kurmaca
yapıtlar okumaktan vazgeçmeyeceğiz, çünkü onlarda yaşamımıza
bir anlam verecek formülü aramaktayız. Sonuçta, yaşamımız
süresince, bize neden dünyaya geldiğimizi ve yaşadığımızı
söyleyecek bir ilk öykünün arayışı içindeyiz. (Umberto Eco,
Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, çev. Kemal Atakay, Can Yayınları,
1996, s. 157.)
Temmuz 2003
|