|
Söyleşi: Enis Batur anlatıyor
Nevzat Işıltan
Son yayınladığınız kitaplardan Bekçi ile başlayalım
isterseniz söyleşimize. Bekçi bir dene kitabı, ama sizin
kitaplarınızı bir de Başkalaşımlar gibi, İçbükeyler
gibi, Ansiklopedi gibi üstbaşlıklar altında toplama
huyunuz var. Bu öbeklerden hangisinde yer alacak Bekçi?
Sanki, içbükey denemenin bir sürgüsü gibi geliyor bana.
Ama daha belirsiz olmakla birlikte bir iki çocuk çizgi
çıktı burada. Çocuk çizgilerden bir tanesi daha böyle
anlatı eğilimli, bildiğimiz küçük öyküler gibi şeyler
geliyor, bir tanesi de daha düzyazı şiir gibi. Şimdi
onların hiçbir örneğini yayınlamadım henüz. Zaten ben
genelde bir şeyin devamı başlamadan o şeyin kendisini
yayımlamıyorum, onu bekletirim, onun çocukları var mı
yok mu bir gözüksün de sonra kitap haline getiririm
diye düşünürüm. Ama bazılarının çocukları çabuk geldiği
için de kitaplar daha sıcağı sıcağına çıkabiliyor. İşte
Bekçi mesela, içindeki metinler eski değil. Son bir
iki yıl içinde yazılmış şeylerdi.
Dramatik şiirlere yol alış potansiyeli gördüm bazı
metinlerde, o çalışmanın ipuçları da görünüyor. Divan’a
da götürebilecek, değişip gelişip o toplam içinde yer
alabilecek parçalar da var.
İşte demin çocuklardan söz ederken tam da öyle. Çocuklardan
biri, Divan’ın çizgisini biraz açacağını düşündüğüm
bazı parçalar getirdi. Ama tabii bu parçalar ilerler
mi, bütünlüklü bir olgunluk yakalayabilirler mi insan
onu peşin peşin bilemiyor, ama bir ışık çıktı, o ışık
önemli, yani götürür tecrübeme göre.
Korkut akın: Son dönemde yüksek sesle okunan şiirlerden
çok, okurun şiirle içiçe, daha sessiz bir ilişki içinde
olduğu, kendi içinde döndüğü şiirler yazılıyor. Sizin
şiirleriniz de böyle. Bu bir akımmı yoksa sizin “BaşkaYollar”da
söz ettiğiniz bir şey var. Özel yaşama hakkı verecek
şiirler dediğiniz şiirler mi?
Bu bir akım diyemeyiz, ancak anlayış diyebiliriz. Dönüp
baktığımız zaman bu anlayışın kökleri çok gerilere gidiyor.
Latin şiirine bile baksak, eski Yunan şiirine de baksak,
Mısır şiirine de baksak ki o dönemde şiirin yazılaşma
eğimi düşüktür. Modern dönemdeki kadar fazla değil,
ama orda bile bu tür, okurla şiirin başbaşa kalacağı,
kendi sessizlikleri içinde hesaplaşacakları bir anlayış
ayrı bir yoldan gitmiştir. Yüksek sesle okunan, küçük
ya da büyük kitlelere yönelmeyi hedef almış şiir, ayrı
bir anlayışın ürünüdür, bu benimkisi örneğin, daha dar,
sınırlı bir izleyicisi sayısal açıdan olacağı belli,
ama buna karşılık bu izleyicide daha yüklü bir nitelik
olmasını gerektiren şiirler diye düşünüyorum.
Korkut Akın: Zaman ve coğrafya açısından bakarsak,
bunlar belirleyici oluyor mu bu şiirlerin alımlanmasında?
Artık değil ya da şimdilerde değil, çünkü gelecek hakkında
pek fazla fikir yürütebilecek durumda değiliz. Yani
dünya bir açılım yaşıyor son yüz elli yılda gitgide
yükseldiğini gördüğümüz. Son yıllarda ise iyice artık
büyüdüğünü gördüğümüz bir açılım. Açılımdan kasıt, işte
Portekizli bir şairin yeni çıkan kitabını bir Japon,
bir yıl sonra okuma imkanına sahip olabiliyor. Ama yakın
gelecekte dünya içine kapanabilir dolayısıyla başka
bir coğrafya ve zaman anlayışı içine dönme durumu hasıl
alabilir de. İnsanlığın çok iyiye doğru gittiğini düşünmediğim
için gelecekle ilgili iyimsek projeksiyonlar yapamıyorum,
ama şimdilerde baktığım zaman, bir coğrafya sınırı olduğunu
düşünmüyorum, dönüp baktığımda, benimle ortak kaygıları
olan yazarlar, yaş olarak diyebilirim ki kırkla altmış
yaş arasında olan, ama coğrafya olarak çok dağınık ülkelerden
gelen ya da çıkan ürünlerle ortaklık taşıdığımı görüyorum..
Kanadalı da var aralarında, Uruguaylı da var. Ya da
Çek var, Hint yazar var, bakıyorum aynı şeyi yazmaya
uğraşıyoruz, temalar biribirine yakın, ifade problemlerimiz
çok birbirine yakın, inanılmaz kesişmeler var, akrabalıklar
var. Sanıyorum işte o coğrafyanın genişlemiş olmasının
algılama düzeyinde de insanları paralel şeylere sürüklediğini
gösteriyor. Okunma düzeyinde de hemen hemen aynı gelişme
var gibi geliyor bana.
Irak savaşı, bu savaş ve sonrasında yaşananlar
beni “Opera” üzerine tekrar düşünmeye götürdü. Yaşayanları
ilerleme ve teknolojik uygarlık konusunda uyaran bir
tonu vardı o şiirlerin. Şairin kâhin yönü de burada
ortaya çıkmıyor mu?
Garip bir biçimde de gerçekten bugünlerde yaşananlar,
sanki o günlerde yazılmış gibi bir durum var. Opera’ya
savaş sonrası bir baktım, biraz da çekinerek baktım,
yani umarım bütün yazdıklarım olmuyordur diye. Biraz
sanıyorum, mesafeli kalmakla bağlantılı, dünya ile mesafesini
bir parça gerilerek tutuyorsa şair, çok içine doğru
gidip tam ortasında yer almıyorsa, zamanı görme biçimi
de değişebiliyor. On yıl, yirmi yıl, elli yıl, yüz yıl
sonrası için geçerli olabilecek bir bakışaçısı yakalama
şansı, o zaman oluyor.
“Bölmek, bölüştürmek, bölünmek yapımda var benim,
paramparça yazı geleneğinin bir temsilcisiyim” diyorsunuz.
Bu kadar kitap, bu kadar yazı! Yazıyı bunca parçalayış
onu bütünlüğünde kucaklama isteğine mi dayanıyor?
Şimdi başlarda hayat trafiğinin mi bunu getirip getirmediğini
tam kestiremiyorum. Yani Türk şair, Türk yazar istisnai
örnekler sayılmazsa, çalışmak zorundadır yani bir işinin
olması gerekir. İşinden kalan vaktinin bir kısmını yazmaya
ayırır. Dolayısıyla da böyle çok uzun soluklu, daha
bütünlüklü şeylere yönelmesini zorlaştıran şartlar bunlar,
diye düşünüyorum. Onun için de küçük parçalı şeyler
daha bizim edebiyatımızda egemendir. Benimkisi bundan
farklı gibi geliyor bana. Çünkü sonuçta nicelik açısından
bakılınca bu kadar sayfayı yazabilen biri dilerse o
kadar sayfayı fragmanter bir yazıyla değil de blok bir
yazıyla da kotarabilir. Demek ki fragmanterlik yalnızca
vakti kullanma zorluğundan kaynaklanan bir şey değil,
dünyaya bakışaçısında, prizmadaki bazı karakter özelliklerinden
de kaynaklanır. Tabii bu çok özel karakter özellikleri
diyebileceğimiz bir şey değil. Pek çok yazarda düşünürde
gördüğümüz şeyler. Yani kendimi onlara benzetiyormuş
gibi gözükmek istemem ama yani yazma özellikleri açısından
bu bir gelenektir. Yani Nietzsche’de de vardır fragmanter
yazı yazma özelliği, işte bazı şairlerde de görülür,
anlatı yazarlarında da görülür. Ama bu parçalanma gene
de özüyle çelişiyor gibi gözükse bile temelde bir bütünlük
vehmine ayarlıdır. Ben bütün bu parçalardan bir bütün
kurmaya kararlıyım bakışı, bütün bu saydığım insanların
ya da saymadıklarımın hepsinde neredeyse varolan bir
şeydir. Yani parçalarla bütün arasında hemen hemen aksamayan
bir ilişki arayışı, belki boş yere. Yani onu bilmiyorum.
Mesela işte Balzac, panoramasını tamamlayamadan öldü.
Ama tamamlanabilir miydi? Yani bir insan ömrünün yetmesi
mümkün olabilir miydi ona, sanmıyorum...
Yayılma ve toparlanma, yazmayı şehvetle sevmek, yazmak
üzerine düşünme ve konuşmayı da şehvetle sevme tavrınız.
Programlı bir yayılma, her şeye açık olma, her şeyi
kavramak, kucaklamak, her şey hakkında fikir sahibi
olmak, hatta bildiğiniz, duyduğunuz birtakım şeyleri
teyit etme, kendinizi yazıyla sınama tavrının bir sonucu.
Rastgele yayılma değil, toparlanmaya yönelik yayılma.
Birtakım başlıklar altında da yavaş yavaş toparlanıyor,
Başkalaşımlar diye, İçbükeyler diye...
Bu noktaya gelindiğinde, projenin sahibi olarak biraz
daha rahat konuşabilirim ama...
Bu projeler nereye doğru gidiyor? Bu işin sonu
nereye varacak? Hepsini toparlayacak veya baştan programlanmış
bir büyük proje var mı?
Var tabii büyük proje ama, büyük proje diyelim ki, insanın
en romantik çağında, yirmili yaşların başında kafasında
kurduğu bir şey, şeklini çok iyi bilmediği, içeriğini
hemen hemen hiç bilmediği henüz, ama çekirdeği bende,
ben bunu bir biçimde kalıplarına döküp zaman içinde
yavaş yavaş zaman içinde ortaya çıkaracağım sanısına,
inancına dayanan bir şey, ama 20 yaşında bir adam bunları
söylediği zaman, her halde dinleyenler bir şey demeseler
bile onu kırmamak için, içlerinden hele şunları bir
ortaya koy da ondan sonra konuşalım, diye düşünüyorlardır.
O sıra inanıyordum, böyle bir sorunum yoktu, ben yeniydim.
Dolayısıyla işe girdiğim anda, bu emin olma duygusunun
nerden geldiğini kendi kendime sordum. Önce bir dehşet
şeyi yaşadım kendimden o kadar eminim ki, neye dayanıyor
bu, nasıl olacak bunlar, bunların teker teker yapılması
lazım ki, parçalar orada bütünleşsin, burada bütünleşsin,
sonra o bütünlükler kendi aralarında bütünleşsin. Ve
şunu anladım, ben oturacağım ve bunları tek tek yapacağım,
bunun lamı cimi yok. Kendime bunu bir yaşama projesi
olarak koymuş olduğuma göre, bunu yapmam gerek ve kırkına
kadar da bunun olabilirliği üzerine bir şey gösterebildiğimi
sanmıyorum. Yani bir sürü ipucu olabilir, ama bu bütünlükler
oluşuyor, yavaş yavaş dedirtecek bir şeyimiz yoktu,
her şey yarımdı. Başkalaşımlar yarımdı, Ansiklopedi
yarımdı, Opera yazılıyordu, ama daha ortaya hiçbir şey
çıkmamıştı. Ben çevremdekilerle konuşurken bunlardan
söz ediyordum, ama. Şimdi daha rahat konuşabileceğim
bir aşamasına geldiğimi düşünüyorum en azından projenin
önemli bazı kolları, bacakları ortaya çıkmış durumda.
Geleceğe ilişkin vaatlerini yerine getirebileceğine
ilişkin de birtakım umutlar var yani.
Başka Yollar’ı okurken bir şey dikkatimi çekti.
St. Joseph’tie öğrenciyken frere’lerden etkilendiğiniz
görülüyor. Onların yaşama biçimi, böyle bir yazı serüvenini
yaşamaya cesaret edebilmenin yordamını edinmenizde pay
sahibimi?
Payı olsa gerek, insan neresinden bakılsa kendi hayat
çizgisini seçmeye, tayin etmeye çalıştığı yaş diliminde
birtakım modellere bakıyor. Bu modellere baktığında
da bazı modellerin kendi karakterine, kendi kişisel
özelliklerine, yapısına, huyuna suyuna çok fazla uymadığını
görüyor. Dolayısıyla onlar pek benim kendi macerama
yönelirken bakacağım şeyler olamaz diye düşünüyorum.
En basitinden işte ben serüven insanlarına büyük yakınlık
duyarım, ama ben bir serüven adamı değilim. Öyle işte
ölümden korkmayan, daha tırmanmaya kalkacak falan biri
değilim. Dolayısıyla, onları kendime model olarak alamam.
Onlarla ilgilenebilirim, onlara bakabilirim, onların
gizi beni meşgul edebilir, ama ben onlardan biri değilim.
Ben nelerden biriyim, demin dediğin gibi in, mağara
vs. içine doğru kapanabilen ve orada da kendisiyle çok
büyük bir savaşa girişmeyen yani barış şeyi içinde yaşayabilen
biriyim. Şimdi şaka değil bu, ben otuz yıldır her allahın
günü kendime kapanıyorum. Bir mümin nasıl dualarına
kapanıyorsa,ben de kağıtlarıma kapanıyorum her allahın
günü bunu yapıyorum. Bunu durmadan kimse yaptırtamaz.
Dolayısıyla ben bu karakter yapısıyla buna uygun modellerin
yöntemlerine bakmışımdır büyük olasılıkla ve bunların
arasında onlar da örnek olarak yer almıştır, ama başka
türlü örnekler de olmuş olsa gerek.
Korkut Akın: Sizin şiirinizde başka şairlerden,
bu içe kapanmayla ilgili etkiler var mı?
Başka şairlerin etkileri mi?
Şimdi o anıştırmalar daha belki stilistik anıştırmalar.
Tematik anıştırmalar. Yani demin konuştuğumuz anlamdaki
bir model arayışı benzetmeleri değil, yani Melih Cevdet
ile Elliot arasındaki çok fazla kişilik benzerliği yok
örneğin. Yani başka ortak yönler bulunabilir, şiirleri
açısından bence var. Çünkü, ikisi de daha zihinsel şiir
diyebileceğimiz bir şiire yatkınlar, yani paralellikler
bulunabilir, ama model konusu daha çok bir yaşam biçimi.
Belki şiirine çok fazla yakınlık duymadığınız birinin
duruşuna, seçimlerine yakınlık duyabilirsiniz. Buna
karşılık kişiliğine yakınlık duymadığınız birinin de
yazdıkları sizi ilgilendirebilir. Burası çok karmaşık
bir süreç. Onun için ben mesela birden fazla yazımda
değindim, en fazla vakti, hiç sevmediğimi düşündüğüm
iki şaire verdim. Bunlardan biri Elliot’tur, öbürü Valery.
Ben bunların ikisini de hiç sevmem, ama bu altı çizili
hiç sevmem, devamlı beni onlara götürdü. Yani sorunlu
bir ilişki yaşıyorum. Çünkü bunlar çok önemli iki adam,
benim sevip sevmemem zaten onların önemini değiştirmez.
Ondan öte, ben hiç sevmem deyip onlardan kurtulabilmiş
değilim, tam tersine devamlı, yıldan yıla, on yıldan
on yıla, beş yıldan beş yıla yapıtlarına dönmek zorunda
kaldım, orada sevmediğim şey, beni sonuçta rahatsız
eden şey, bende eksik olan bir şeyler. Dolayısıyla onun
kurcalamasına gittim ve nitekim kendime göre bazı şeyler
de gördüm. Valery’de beni rahatsız eden ne, Elliot’ta
beni rahatsız eden ne tam aynı şeyler değil, ama birbirinden
çok uzak olan şeyler de değil, buna karşılık daha fazla
insan olarak sevdiğim örneğin bir Pound, yapıt olarak
çok büyük bağlılık duyduğum bir Mallarme yazma biçimlerim
açısından daha etkili olabilir, ya da sorunları açısından
üzerimde daha az etkili olmuş olabilir. Bir Pound’un
sorunları beni hiç ilgilendirmiyor. Ne siyasi sorunları,
ne ekonomi ile kafayı bozmuş olması ne Avrupa üzerine
o tuhaf düşünceleri, ne ilgi alanları açıkçası. Pound’la
aramda o anlamda bir ortaklık yok, ama adamın örneğin
Kantolar’ı, Opera’nın doğmasına yolaçan en önemli örneklerden
biri yani bir şairin yirminci yüzyılda bir şairin bir
biçimde tarihle, zamanıyla her şeyle ilişkisini bir
yapıta monte edeceği, ana omurgayı bir anlamda epik
politik diyebileceğimiz bir projeye oturtabileceği bir
kitaba girişme fikrinde tabii Pound’un çok büyük etkisi
var. Ama öte yandan da bana biri çıkıp da Kantolar’a
çok benziyor, derse bunu kabul etmiyorum. Kantolar’ı
okumak gerekir. Okuyan anlar ki, arada bazı selamlaşmalar
var hepsi bu, onun ötesinde ne üslup açısından benzerlik
var, ne de sözü edilen şeyler açısından.
Oktay Rifat şiirin öteki şairlere uğrayarak bilendiğini
söylüyordu...
Bu arada bir parantez açayım, yıllar önce, otuzunda
ya vardım ya yoktum, işte biliyorsunuz benden çok hoşlanmayan
vardır. Normal. İşte onlardan biri demiş ki, bu adam
yazılar falan yazıyor, bunların hepsi Roland Barthes’tan
alınma şeylerdir. Tanıdığım biri. Bu yazılmış bir şey
değil, sözlü olarak söylemiş, kulağıma geldi. Sonra
o zât-ı muhteremle karşılaştığımda dedim ki, yahu sen
böyle demişsin, evet, dedim. Sen ya Roland Barthes’ı
okumuyorsun, ya da benim yazdıklarımı. Bir, dedim, Roland
Barthes’a tabii ki çok önem veriyorum, yazdıklarını
çok büyük bir dikkatle okuyorum, öğrendiğim çok şey
var, ama benim bir iddiam var, dedim belki sende olmayan
bir iddia, ben yarın öbürgün belki yazdıklarım örneğin
Fransızcaya çevrilsin istiyorum. Peki, ben Barthes’ın
yazdıklarını yazarsam, niye Fransızcaya çevrileyim.
Adamlar demez mi, bizde zaten var, benim böyle bir iddiam
var, senin var mı dedim böyle bir iddian. Ben kendimi
dünya yazarı olarak koymak istiyorum, bir dünya yazarı
olarak koymak istiyorsam, böyle enayi etkilenme ilişkilerine
girmem, tabii ki yapıtlardan nektarını toplarım, ama
kendi yapıtımı kurmak isterim, başkasının yapıtını niye
tekrarlıyayım.
Çeviriden söz açmışken... Şiir ve roman dışında
çevirilere pek rastlanmıyor, özellikle düşünce yazıları,
denemeler...
Dünyadaki edebiyat pazarlarıyla Türkiye’deki edebiyat
pazarı farklı değil. Dünyanın her yerinde birinci dereceden
ticari olarak gelen ürün roman. Yayınlanan on kitaptan
dokuzu diyebiliriz, özellikle çeviri alanında. Her yayınevinin
şiire tanıdığı bir prestij kontenjanı var dünyada, her
yayınevinin demeyeyim ama, her ülkede böyle bir kontenjan
var. Onları biliyorlar, fazla bir satışı falan olmayacağını,
ama yayınevi kendisini hiç değilse onurla temsil edeceğini
düşündüğü için böyle işlere kalkışıyor. Ama denemeye
iş gelince, en kötü davranılan tür, hemen hemen ????
bir yazar kendisini şiirleriyle ya da anlatılarıyla
hakim kılarsa başka bir dilde, o zaman kendi yayınevine
empoze etmeye başlıyor. Benim denemelerimi de bas diye.
Türkiye’de bile böyle. Bazı yazarlarımızın, bazı yayınevleri
kitaplarını basarken deneme türündekileri iter, mümkün
olduğunca ertelemeye çalışır ki, onlar çıkmasın, başına
dert olmasın, çünkü ticari değil. O nedenle de şimdi
benim bugüne kadar çevrilen kitaplarımın çoğu şiir kitabı.
Zaten ben, anlatı tırnak içinde sayılabilecek pek az
şey yazdım ama onlar çıkar çıkmaz hemen çevrilmeye başlandı.
Acı Bilgi çıktı, ertesi yıl, yayınlandı, Elma çıktı
bu sene yayınlanıyor, Başka Yollar’ın yayın hakkı hemen
alındı. Maalesef eğilim böyle. Ancak benim kitaplarım
yurtdışında belli bir noktaya gelirse, o zaman ben yayınevlerinden
bunu talep edebilirim.
Ama romanlarınızın ilginç bir şansı var, deneme
açısından, çünkü iki romanın da alt başlığı bir roman
denemesi, diye geçiyor. O bakımdan arkasından denemeleriniz
de gelebilir.
Evet...
Ölümsüzlük, yapıt, büyük yapıt denklemi içinde
düşünürsek. İnsan kendi kendine ölmeyi gerçekleştiremiyorsa,
yazına sığınması gerekir, yazına sığınmalıdır gibi bir
düşünceyle ölümün karşıtı olarak yapıtları ve yazını
gösteriyorsunuz. Kendi hayatının sınırlarını zorlayacak
bir ikinci hayata yazıyla hak kazanmayı öne sürüyorsunuz.
Ölüm umutsuzluğunu, imgelemin umutsuzluğuyla aşmak...
bu konuda, yapıtı ve büyük yapıta gitmek anlamındaki
çabanız nedir?
Şimdi bir yandan tabii ki komik bir çabadır bu. Çünkü
insan hayatı işte iki tarih arasında geçtiği bilinen,
sonuçta onla sınırlı olan bir süre. Ama öte yandan da
işte ben dönüp baktığım zaman kendi hayatıma evimde,
odamda, kütüphanemdeki raflardan, raflardaki kitapların
yazarlarından hepsinden etkileniyorum. İlişkideyim.
Ve onların çoğu ölmüş durumdalar. O zaman da ben zaman
zaman Petrarca ile uğraşıyorum. Altı ay, yedi ay çok
yoğun bur ilişki oluyor. Petrarca’nın kendi hayatında
yaşarken acaba bu kadar ona yakınlık gösteren arkadaşı,
dostu, sevgilisi dışında kaç kişi olmuştur? Buna karşılık
öldükten sonra Petrarca, onun yapıtıyla dünyanın pek
çok yerinde pek çok farklı dilden, kültürden gelen insanın
benimkine benzer çok yoğun ilişkileri olmuştur. Üzerine
doktora tezi yapanlar olmuştur, Petrarca’yı çevirenler
vardır, kitaplar yazanlar vardır, esinlenenleri vardır,
şudur budur. İkinci yaşam hakkı bu anlamda var. Bu varsa
hiç değilse bunu elde edeyim düşüncesi kenarda bir yerde
durur. Yani devamlı bunu taşımaz insan. Buna bir gün
İlhan Berk dedi yahu sen her gün ölümü düşünüyorsun,
öyle anlıyorum ben, dedi. Dedim ki İlhan bunun şeyi
yok, ya senin gibi hiç ölümü düşünmemek gerekir, görebildiğim
kadarınla son birkaç yıla kadar ağzından hiç çıkmayan
bir laftı. Edibe öleli birkaç kez duyduk. Üzülmez. Büyük
bir ihtimalle. Geldiği an kovalıyordur herhalde. Ya
böyle olur, ya da her gün düşünmek gerekir, çünkü her
gün insanlar ölüyor, o gün biz ölebiliriz. Yarın ölecek
olabiliriz. Dolayısıyla ölüm çok rahatlıkla devre dışı
bırakılabilecek bir kavram değil, hele ki hayatını işte
devamlı düşünmekle geçiren biri için, gündemdışı bırakılabilecek
bir şey değil, ha onun tek panzehiri de umutsuz da olsa
onunla bir itişip kakışma uğraşına girişmek. Tamam sen
beni alacaksın, gövdemi alıp götüreceksin ama hiç değilse
şu kitaplarımla ben, sana biraz nanik yapayım, ne kadar
zaman bilmiyorum yazdıklarım benden sonra ne kadar okunur,
en ufak bir fikrim yok, beş yıl sonra belki unutulur,
yirmi yıl sonra, elli yıl sonra belki unutulur, belki
de okunur. O zaman da işte ikinci bir yaşama hak kazanmış
olurum.
Ölüme karşı küçük ve umutsuz da olsa bir silahsa bu,
yani bu yapılan işin rastgele bir biçimde yapılmaması
gerekir. Gün benden şunları talep ediyor diye yapılmaması
gerekir, çünkü ben günümle uğraşmıyorum. İlerdeki bir
günle ilgili, ben burdan çekip gittikten sonra da yazdıklarımın
okunmasından söz ediyorsam, o zaman kuracağım yapıtın
bütünlüğünün dayanması gerekir bir biçimde. Dayanmayan
bir şeyse, hemen çöküp gidecek bir şeyse o zaman da
bu silah silah olmaktan çıkacak. Ona göre yontmam lazım
kendimi, ona göre riskler almak gerek. İşte günümdeki
bir sürü sağırlığa, bir sürü tepkiye, bir sürü üzerime
gelen negatif enerjiye karşı direnecek gücü kendimde
toplamam, eğilmemem, çizgimden vazgeçmemem gerek. Ve
açıkçası da otuz yıldır Türkiye’de görebildiğim kadar,
benim kadar dayak atılmaya çalışılmış edebiyat adamı
azdır. Çok fazla değildir tepki verme açısından ve farklı
nedenlerle zaman zaman yaptığım yayıncılık nedeniyle,
zaman zaman babam nedeniyle, zaman zaman bambaşka nedenlerle,
ama yani bunlar sonuçta öbür inanç gözönünde bulundurulduğu
zaman biraz sinek efekti yapıyor, insanın tadını kaçırıyor.
Ama öldürücü de gelmiyor.
Opera için bundan sonra çıkacak cildi de göz önüne
alacak olursak Opus Magnum diyebilir miyiz buna, öyle
bir şey olabilir mi?
Şimdi ben sonuç olarak yürütmeye çalıştığım her çizgiye
hakkını vermek derdindeyim. Bunun için bunlardan hangisi
hangi dönemde anlamlı bulunur kestirmek güçtür. Çünkü
bazı şeyler var ki sonradan konjonktür değişince önem
taşımaya başlar, bazıları daha yakın zamanda etkisini
gösterebilir, yazar bunu bilmez aslında, yani bilmese
de olur ayrıca. Buna karşılık her bir çizgisi bir Opus
Magnum olsun düşüncesi ile ona yaklaşmalıdır. Mümkün
olduğu kadar hakkını vererek, aceleye getirmeyerek,
şimdi mesela beni hep sıkıştırıyorlar Opera’nın ikinci
cildi ne zaman çıkacak? Ne zaman biterse. Bir şeye yetiştirmek
durumunda olmak da istemiyorum. Bitmemesi korkusu, ben
ölürsem, o yarıda kalırsa bu bende zaten mevcut. Bir
de bana ayrıca baskı yapmayın. Ya da Başkalaşımlar daha
ne kadar sürecek? Bilmiyorum. Kestirmek güç.
“Opera” üzerine çok konuşuldu. Örneğin bir sempozyum
düzenlendi. Ahmet Oktay’ın bir kitabı var, İsrafil’in
Suru diye. Hatta İlhan Berk, bu kitabın çok fazla ilgi
toplaması bende tepki uyandırdı diyor. Opera’dan sonra
yayınladığınız örneğin Sütte Ne Çok Kan da önemli bir
kitap, ama üzerinde pek durulmadı, bunu neye bağlıyorsunuz?
Bazı şeyler rastlantıdır. Ahmet Oktay’ın kitabı için
ne kadar rastlantı diyebiliriz bilmiyorum, ama işte
o sempozyum, bir ödülle bağlantılı olarak gerçekleşti
sonuçta. O kitabın üzerine Memet Fuat’ın hemen yazmış
olmasının yarattığı bir etki var İlhan Berk biraz da
ondan kızıyor bence, yani o yaşlı şaire mektupların
ona mı yazılıp yazılmadığı meselesi vardı ve orada,
Opera’yla ilgili iki metinde de yaşlı şaire dokundurmalar
vardı. Biraz da ondan sanıyorum tepki veriyordur. Konjonktürel
olarak gene bazı kitaplar daha fazla ilgi toplarlar,
bazıları bir biçimde, görülmezler ya da az görülürler
ya da görülür, ama susulur. Yani, oluyor.
Bazı işleri kendimden sapmak için yaptım, bazı kitaplarımı
bundan yazdım. Çoğu kitabımı kendimin üstüne gitmek,
kaybolmuş merkezimi bulmak, kayboluşumun bir merkezi
varsa ona kavuşmak için yazdım, diyorsunuz. Bu kayboluş,
arayışı bir açalım...
Aklı başında bir şair, aklı başında bir yazar bence
devamlı yaptığı işten ciddi anlamda şüphe duymalıdır.
Kendi heykeline bakıp da işte ben müthiş bir şairim,
müthiş bir yazarım da diyebilir. Ama iki dakka sonra,
ben aslında süfli bir şairim ve bütün yazdıklarım hiçbir
işe yaramayacaktır, düşüncesiyle de gerçekten yüzyüze
gelebilecek halde olmalıdır. O zaman da işte bir yandan
bir şeyi bulma kuruntusu, bir yandan da onun elinden
sıvışıp gittiğini görme korkusu arasında böyle bir salıncakta
gidip gelme durumu vardır. Dolayısıyla insan yaptığı
işlerin anlamına, önemine kendini inandırmazsa yoluna
devam edemez, ama ondan hiç şüphe duymamaya başlarsa
da beyhude işler yapmaya başlar. Hiçbir şeyi kendi içinde
önemli bir garanti olarak görmemek gerekir. Bu da ister
istemez biri pozitif, diğeri negatif iki kutba bağlıyor
işi. Bir yandan kayboldum, kendi maceramın içinde kayboldum,
kendi hayatımın içinde kayboldum, bunun yerine belki
başka bir hayat kurmam daha doğru olabilirdi, başka
işler, uğraşlar üstüne başka değerler üstüne bir hayat
kurmam daha doğru olabilirdi endişesi, tasası kişiye
gelir çöreklenir ama bir yandan da yok yahu benim yapmam
gereken zaten buydu bir ikinci defa yaşama hakkım olsa
gene buna benzer bir çizgiyi çekmek isterim, güveni,
özgüveni içinde davranıyor ve onun için de bir oraya
bir buraya savruluyor, bazen sapma dediği şeyin sapma
olmadığını düşünüyor, bazen de ana yol diye düşündüğü
şeyin bir süre sonra bir sapma olduğunu anlayıp geri
gelebiliyor vesaire.
Kitap oluşturma konusunda bayağı bir çabanız var.
Yazıp yayınladıklarınızın ötesinde, yazıp da yayınlamadıklarınız,
bir kenarda tuttuğunuz yazılarınızı da sonradan kitaplaştırıyorsunuz.
Taşrada Ölüm Dirim Hazırlıkları gibi Buzdağı gibi projeleriniz
var. Benden sonra birtakım ehil olmayan ellerin benim
terekeme el uzatmasını istemiyorum, diyorsunuz. Tüm
yazdıklarınıza sonuna kadar sahip çıkmak çabası bu galiba...
Bir o var tabii. Bütün her şeye sahip çıkmak ya da kabullenmek
anlamında. İki, edebiyatı mutlak, arı bir ürünmüş gibi
algılamamak. Hani en küçük parçaları bile eninde sonunda
bu işin içindedir diye düşünmek. Mesela Edgar Allen
Poe’yu Türk okuru hatta dünya okuru şiirleriyle, olağanüstü
öyküleriyle tanıyor, birkaç denemesini biliyor. Oysa
bütün eserlerinin toplandığı iki cilt var, bu iki ciltten
büyük olanı, dünyada hiç tanınmayan metinleriyle dolu.
Azıcık bir ömrü olmuş bir adam, ama hayatını kazanmak
için çeşitli moda dergilerine, o dönemin magazin sayılabilecek
dergilerine devamlı iş üretmiş. Uzun makaleler yazmış,
şunu yazmış bunu yazmış ve bin sayfa tutuyor bu cilt.
Şimdi bu da Poe’dur. Zaten onu dikkatlice tarayan biri,
onun para kazanmak için yazdığı şeylerden hangi malzemeleri
kendi yapıtına doğru çıkardığını da görür. Yer yer onun
tırnak içinde küçük adam haline kendini düşürdüğünü
de görüyor. Bütün edebiyatçılar iyi kötü bu şeylerden
geçerler. Dolayısıyla çok böyle büyük birtakım kitapların
sadece yazarı değiliz biz. Aynı zamanda anlamsız bir
sürü şey yapmışızdır, yanlış birtakım şeyler üretmişizdir,
para kazanmak için sayısız şey elimizden çıkmıştır.
Buzdağı, benim açımdan bu önemi taşıyor, ben yıllarca
bir sürü iş ürettim. Bunların birçoğu gözükmedi, imzam
altında gözükmedi vesaire ama bunlar benim kalemimden
çıktılar. Zaman zaman ghost-writer gibi birtakım insanların
metinlerini de yazmak zorunda kaldım, istendiği için
şarkı sözleri çevirdim. Gilbert Becaud Türkiye’ye geliyordu
şarkı sözlerini çevirmem istendi, iyi de bir telif ücreti
veriliyordu yaptım. Hepimiz yaptık bunları normal. Bunları
kedi bokunu örter gibi gömmek değil, hayır bunlar da
işte bu yazı aygıtının tuhaf parçalarıdır diye görmek
gibi bir eğilim de var. Bir yandan da şunu unutmamak
lazım, ben yayıncılık yapıyorum uzun süredir. Ve de
dünya yayıncılığının da çeşitli ürünlerini görme durumunda
oldum yıllardır. Bir yazar öldüğü zaman, arkasında sadece
yayınlanmış kitapları bırakmıyor, bir yığın da çekmeceler,
kutular, paketler dolusu malzeme kalıyor. O tereke bir
biçimde yavaş yavaş gündeme girmeye başlıyor. Bazen
şanssız bir tereke oluyor, deli zırvası olan şeyler
çok önemliymiş gibi öne çıkarılıp yayınlanıyor vesaire.
Terekelerin kötü kullanıldığını da gören bir yazar olarak,
bir değilse ilerde başıma bir bela gelmesin diye, kendi
tedbirlerimi kendimce alıyorum. Tabii bunun bir sınırı
var, deli gibi ben her hafta oturup da ya bu yazdıklarım
şu kitabıma girecek, şunlar çöpe gidecek filan diye
uğraşamam. Bir gün ben de öleceğim, belirsiz birtakım
şeyler ben de bırakacağım ama bunların yüzdesi daha
düşük olsun hiç değilse.
Hem bütün atlası katlettim odamda, diyorsunuz hem de
bir şiirinizde avare, aylak, başıboş, serseri, uyurgezer
bir kez daha flanuer ve wanderer, bir kez daha yolcu,
seyyah gezgin diyerek bu sıfatları taşıyan insanların
çabasına da sevgiyle, isteyerek...
Hatta imrenerek
Evet, imrenerek bakıyorsunuz. Bu ikili durumu açıklar
mısınız?
Bir ara başlarda da değindim, serüvenci olmaya büyük
bir tutkuyla imrenerek bakmak, ama kendinde bu vasıfları
taşımadığını görmek işte aslına bakılırsa insan kendine
yontmaya başlıyor. Bir süre sonra atlası odada katetmek
ya da en büyük yolculukları insan kendi odasında yaparak
cümlesini kurmak. Tabii doğru. İyi de fazla doğru değil.
Bir yandan da bütün bu yaşama biçimi modelleri, yere,
yurda, dile, oranın değerlerine bir çeşit tutsak olarak
yaşamak durumunda kalmak... Bakıldığı zaman herkes kendi
oturduğu kentin, mahallenin, konuştuğu dilin, ait olduğu
dilin birtakım değerleriyle kuşatılı bir biçimde savunmasını
devamlı yapıyor. Ya ret ederek ya katılarak ona göre
kendini biçimlendiriyor. Halbuki o farklı tipolojideki
insanların böyle dertleri bile yok. Çekip gitmişler,
onlar ağaçlarla muhabbet içindeler, dağlara tırmanıyorlar,
işte kuşlarla ilgileniyorlar, çöle çıkıyorlar, her neyse.
Toplum, aslında hiç hoş bir şey değil. Yani insan toplulukları,
insan toplumları, dönüp baktığımız zaman beş bin yıllık
insanlık tarihine aslında ortaya doğru dürüst hiçbir
güvenilir ve elle tutulur değer koyamamış. Arkamızda
bıraktığımız yüz yıla bakalım, yaşadığımız dünya savaşları,
soykırımlar, gelir dağılımındaki uçurumlar, kölelik
düzeninin dünyanın her yerinde sürmesi, hala insan yenmesi...
Dolayısıyla toplum düzelemeyecek kadar rahatsız... Ben
zayıf bünyeli biri olarak bu toplumun üyesi olarak kalıyorum.
Kendimi mümkün olduğu kadar parantezime gömerek yalıtmaya
çalışıyorum. Daha iyi bir hayatı hiç değilse yazarak
kurayım niyetinde kalıyorum. Ama öteki modellerin, daha
üstün insan modelleri olduğunu düşünüyorum.
Çok yazmanıza karşın, az ama öz okurunuz olmasını
yeğliyorsunuz...
Bir kere her şeyden önce ben kendim okurum. Yazdıklarımın
büyük bir çoğunluğunu da okuduklarıma borçlu olduğum
herhalde yazdıklarımdan görülüyor. Bununla beslenen,
büyük besin kaynağını en azından benden önce yazılanlardan
ya da hala yazılanlardan sağlayan biriyim. Onun kurduğu
yoğunluktaki ilişkiyi insan yaşarken çok az buluyor.
Çok az insanla kendi çevresinde o yoğunlukta ilişkiler
kurabiliyor. Kitaplardan ya da genel olarak yaratı ürünlerinden
diyelim, resimlerden, dinlediğimiz müziklerden sağladıklarımız
biraz önce çizdiğim o korkunç toplum tablosunun hiç
değilse biraz kenarında bir yaşama biçimi. Bütünüyle
o batağın içine batmamış. Bir ayağı o batağın içinde
zorunlu olarak kalan, öbür ayağını hiç olmazsa kurtaran
bir yaşama biçimi sağlıyor. O bakımdan bana en manalı
alternatif olarak gözüküyor. Ben okuma fiilini çok geniş
olarak kullanırım. Her şey okunabilir, düşüncesinden
hareketle. O bakımdan okuma fiilinin bütün anlamlarıyla
baktığımız zaman okuma fiilini iyi kullanıyorsak içinde
çok önemli bir şey taşıyor, seçiyorum, diyebiliyorsunuz,
ben bunu okumayı seçiyorum, bunu okumayı seçmiyorum.
Ben bu filmi okumayı seçiyorum, bu filmi okumayı seçmiyorum.
Her şeye olanağımız yok, bir sürü görmek istediğimiz
filme ulaşamıyoruz, dinlemek istediğimiz her ezgiyi
dinleyemiyoruz. En azından küçümsenmeyecek bir ölçekte,
kendi seçimlerimiz çerçevesinde kişisel bir sistem oluşturma
hakkına sahip oluyoruz. Ben, bunu çok çok önemsiyorum.
Bununla korunabilir insan. Türkiye gibi bir ülkede özellikle,
ben bu koruma fiilini de çok çok önemli buluyorum.
Hepimiz gördük çevremizdeki birtakım insanların garip
bir biçimde savrulduklarını, olmadık işlere kalkıştıklarını,
bütünüyle transforme olduklarını, acaip birtakım yaratıklar
haline geldiklerini gördük. Sience fiction filmlerinde
gördüğümüz mutasyonlar yaşanıyor. Tutunma noktalarını
sağlayamadıkları için, insanlar savruluyorlar. Kendilerini
mutlu edecek, memnun edecek o pislikten olabildiğince
uzak tutacak birtakım şeyleri yakalayabilirlerse daha
rahat ederler, bunun için, okumak benim gözümde çok
önemli.
Haziran 2003, DÜNYA KİTAP
|