Arşiv / EB üzerine
 
 
 
 
 
 

Zarf neyi saklar
Mehmet Kenan Kaya

Ben son mektubumu geçen yaz, Yunanistan'da yaşayan İstanbullu bir Rum'dan aldım. Adı Yorgo'ydu. Aslında daha önce de birkaç mektup yollamıştı; İstanbul'u özlüyordu ve ben ne zaman İstanbul'dan bahseden bir yazı yazsam, o da bana bir mektup yazıyordu. Şimdi ya izimi ya hevesini kaybetti ki hiç sesi çıkmıyor.

Oysa şimdi düşünüyorum da çocukken evimize ne çok mektup gelirdi. Başka şehirlerde yaşayan yakınlar, babamın 'uzak'lara düşmüş ve nedense hep bir kederle anılan arkadaşları... Ve yaz tatillerinde benim ilkokul arkadaşlarım. Bazen Kınalıada'dan bazen Londra'dan bile mektup geldiği bile olurdu. Ve şimdi yüzünü bile hayal edemediğim postacı hızla 'modernleşen' o suriçi İstanbul mahallesinin en renkli figürlerinden biriydi. Her görüşümüzde ona 'Bize mektup var mı?' diye sormak vazgeçemediğimiz bir çocukluk ritüeliydi.

EB'ye 88 zarf

Geçen gün Sahaf Simurg'un raflarında eşelenirken arka kapağı mektup zarflarıyla dolu ve ön yüzünde bir posta damgasını andırır künyesiyle Enis Batur'un yeni kitabı 'Mazruf'la karşılaştım. Mazruf; Ferit Devellioğlu sözlüğüne göre 'zarflanmış, zarfa konulmuş' demek... Ve Enis Bey'in bize sürprizi; kitap da kendisine yollanmış mektupların zarflarından oluşuyor. Ve daha kitabın başında meraklı okur için bir not düşerek şöyle diyor Batur: 'Gönderen Enis Batur'un bir ucundaydı, yıllar geçti, zarf falına dokunup gitmiştim. Nasıl 'bazı şiirler belli bir yaşı bekler', bazı metinler de bir an'ı arar, kollar arada, orada birikirler. Mazruf için, otuz yılın zarflarının arasında dolaştım üst üste birkaç gece; seçtim, eledim, karar kıldım 88 tanesinde. Şimdi, artık gerçekten dolabilirdi zarf(lar)'...

İki yıl önce, Milliyet'te 'mektup' üzerine bir haber yaparken bütün ekip bir araya gelip kimin en son, ne zaman mektup yazdığını konuşmuş ve tam da tahmin ettiğimiz sonuca ulaşmıştık: E-mail icat olup mertlik bozulalı beri kimse birbirine mektup yazmıyordu, hatta o sıralar bizimle çalışan stajyer öğrenciler arasında hiç mektup yazmamış olanlar bile vardı. Ben neredeyse bir daktilo çıktısını andıran ruhsuz elyazıma rağmen mektup yazmayı hep sevdim ama bu işin kesin bir yenilgiyle bittiğini de çoktan anladım. Ya da şöyle söylemeli: Aralarında Enis Batur'un da olduğu bir önceki kuşak bu işin tadını çıkardı. Biz de çöp sepetine yollanmayı bekleyen e-maillerimizle baş başayız işte.

'Orhan Pamuk'la dost olamadık'

Oysa, bir gün, şimdi tam da Enis Batur'un yaptığı gibi gidenlere, bir daha geriye dönmeyeceklere, dostlara, sevgililere bir zarf üzerinden bakmak, onları yazılarıyla, adresleriyle, mürekkebe sinen sevinçleri, öfkeleriyle hatırlamak çok 'insani' olabilirdi. Merak edenler için: Enis Batur, yıllar önce kaybettiği dostu Bilge Karasu'ya hala mektup yazıyor, Cemal Süreya'nın hep antetli yaptırdığı zarflarını posta kutusunda bulamamaktan üzgün. Ama yine de bir gün geleceğini umuyor. Bir de satır aralarında kalmış birkaç serzeniş var: Ertuğrul Özkök'ün gönderdiği bir mektuba düştüğü notta 'Uzağa gitmiş bir dosttan mektup var, bilmiyoruz ki daha da uzağa gidecek - şimdi, hala, fantom sızı'... Ve Orhan Pamuk'a 'Orhan'ın bu mektubu ne kadar sıcak, dolu, içtendi - onunla gecikmiş bir dostluğu kurabileceğimize inanacak olduydum; başarılamadı' diyor.

Şimdi, bir yandan mail kutuma bakıp bir yandan Batur'u kıskanarak Yorgo'ya selam ediyor ve halimi 'Mazruf'taki şu cümlelere havale ediyorum: 'Bu kitap, öte yandan, belki de bir ağıt. Telefonun, telesekreterin, faksın, e-posta'nın egemen olduğu bir çağda, Zarf, usul usul sahneden çekilmeye koyulan bir törenin artık kaldırılmaya yüz tutmuş bir kıyafeti. Onu özleyeceğim.'

Ben de...

16 Kasım 2003 / Akşam / Kültür Sanat / Pazar Yazıları