Arşiv / EB üzerine
 
 
 
 
 
 

Ağırlaştırıcı Sebepler Dîvanı
Ilgın Sönmez

Enis Batur’den yeni bir şiir kitabı. Bay Batur bu kez ‘aktör’lüğe soyunmuş. 42 şiir boyunca kendini her seferinde ‘başkası’nın yerine koymuş ya da bir ‘şey’e yönelmiş, esasen hepimize tanıdık isimlerin ağzından şiirler söylemiş, hayatın ‘dişi’ eşik ve kavşaklarına dair ürpertici cümleler kurmuş.

Enis Batur, hep yaptığı gibi yazdıklarını yayımlamaya devam ediyor. Son birkaç ay içinde Patates, Paris-Ecekent, Mazruf ve işte son olarak da Ağırlaştırıcı Sebepler Dîvanı okurun karşısına çıktı. Bu ay, yani Ocak’taysa denemelerinden bir seçkiyi biraraya getiren İmgeleri Kim Dinler?, Modernizmin Serüveni’nin bir türevi olan Rönesansın Serüveni, kısa metinler, aforizmalar ve soru cümlelerinden oluşan Bu Kalem (Un)Ufak basılı külliyat içindeki yerlerini alacak. Batur, yeni dîvanıyla ‘aktör’lüğe soyunmuş. 42 şiir boyunca kendini her seferinde ‘başkası’nın yerine koymuş ya da bir ‘şey’e yönelmiş, esasen çoğumuza tanıdık isimlerin ağzından şiirler söylemiş, hayatın ‘dişi’ eşik ve kavşaklarına dair ürpertici cümleler kurmuş.

Ağırlaştırıcı Sebepler Dîvanı, “Gri”, “Seferi”, “Barok” ve “Alaca”dan sonra, dramatik şiirlerden oluşan beşinci Enis Batur dîvanı. Kitapta yer alan şiirlerin belki de en öne çıkan niteliği Enis Batur’un 42 şiir boyunca farklı ‘öznel’ bakış açıları üretmeye yoğunlaşması olmuş. Yazarın kendini bir şiirlik ‘özdeşleştirdiği’ kişi ve durumların kim / ne olduğu tam olarak okuyucuya aktarılmasa da, bazı ipuçlarıyla açık göndermeler yapılmış, ya da meraklısına özel izler serpiştirilmiş her birine. Başlarda oldukça açık kimin / neyin kastedildiği. Horrowitz, Blaise Cendrars, Aşık Veysel, André Chénier, çağdaş bir Medea, Virginia Woolf, Robert Walser gibi. Ama sonra yavaş yavaş işler karışıyor. Belki de sadece adı yazarda saklı kişiler / meseleler üzerinde dönmeye başlıyor şiirler. Arada belki “tamam, bu, Delacroix’nın ‘Dağınık Yatak’ı için yazılmış”ı yakalayabiliyorsun, ya da “Dal, Budak”ta bu kez “Enis Batur kendi yaşlılığını konuşturmuş” diyebiliyorsun o kadar. Başta gizeme müdahale edebildiğin için, ilerleyen şiirlerde ipin ucunu kaçırınca önlenemez bir hafiyelik saplantısı geliştiriyor ve kelime kelime işin peşine düşüyorsun... Son şiir Enis Batur’a seslenen, ‘son nefesi söneli onbeş yıl geçen şair’ Edip Cansever’in Enis Batur imgelemiyle söylenen sözleri. “Bana bir söyleyeceğiniz olmalı dostum” diyor, “burada bekleyeceğim, bir daha nasıl uyurum ben?”

Yazarın maksatlı tavrı ilgi çekici bir ‘poetic realism / şiirsel gerçekçilik’ oluşturmuş, kitabın geneline yayılan. Yöneldikleri kişilerin kendi dilleri üzerine yoğunlaşan Enis Batur, bir yandan da kendi yazarlığı içinde yarattığı geniş yelpazenin, sürekli temrin yapan eli açık bir yazar olmanın nimetlerinden yararlanmış ve yer yer tutumda gelenekçi denebilecek, his ve ton olarak insanî, yaşamın ahlaki tarafına da yüklenen şiirlerle çıkmış okuyucusunun karşısına. Enis Batur olsaydı nasıl söylerdi? Bunun denendiği bir çalışma laboratuarı olmuş Ağırlaştırıcı Sebepler Dîvanı. Ve bu kez şöyle bir şey de olmuş. Uzun zamandır dize dize hatırda kalacak, ya da keşke kalsa dedirtecek şiirler okumuyorduk galiba. Ya da işte dönüp dönüp, tekrar tekrar okunduğunda anlamı daha da perçinlenen, anlamın içinde bir pencere daha açılan şiirler. Ağırlaştırıcı Sebepler Dîvanı’nda okuyucunun içinden şiirlerden alıntılar yapmak, belki de en az on tanesini ezberlemek geçecek ki, bu Enis Batur’un bazı çevrelerde sahip olduğu ‘şöhrete pek yakışmıyor’ galiba. Romantik dönem şairlerine has bir ‘hüzün’ dili yaratıldığı, şiirlerin neredeyse tamamının keder barındırdığı, üzüntülü şiirler olduğunu da söylemek lâzım. Ki bu da artık kaşarlanan his dünyamız için şiddetle özlem duyulan bir bedelli faaliyet nostaljisi sayılır.

İçinden çekip çıkarmalar
Başta savunduğum gibi, objektif yazı yoktur. Bu nedenle Ağırlaştırıcı Sebepler Dîvanı’nda ancak bana göre öne çıkanlardan söz edebilirim. Şimdi size bu kitabın dokusunu tanımlamanıza yarayacak, etkileyici bulduğum bazı örnekler sunacağım. İlk şiir “Soru”da Enis Batur, Horowitz’in zihnine giriyor. “.... – verilen kokteylde herkes yanıma üşüşmüştü, gördüm, bir tek siz çağrısız gelmişçesine iğreti, salonun ucunda dikiliyordunuz ayakta, yapayalnız, çoktandır titreme nöbetlerinin sardığı ellerinizden birinde kadeh gülümsüyordunuz belli belirsiz boşluğa.” Ve bu adamın bir sorusuna esir olduğunu söyleyerek bitiriyor: “Horowitz, akşam ışığı hakkında ne biliyorsunuz?” Burada Enis Batur’un iki hayata balıklama daldığı görülüyor. İlki Horowitz’inki tabii. Ve diğeri de elleri titreyen adamın. Hiç öyle bakınmayın, aranmayın! Biz denedik. Böyle biri yok. Ama işte dramatik bir kişilik olarak dîvanın ilk şiirine giriyor. Kurduğu tek cümle, o cümle için tasarlanmış bu fantastik karakterin yaratıcısının kurduğu hayatından çekilip alınıyor. Bu adam artık Enis Batur’un herhangi bir başka işinde tekrar karşımıza çıkabilir. “Sol Elle”de bu kez Blaise’in (Cendrars?) kısa bir tiradıyla karşılaşıyoruz. Bir aşık olarak. İçselleştirdiği, anlamlar keşfettiği bir aşk için meselâ şu kelimeler dökülüyor ağzından: “Sevdiğim: Top mermisinin parçaladığı elim sonsuz bir boşluk koydu yanıma, bir boşluk da sizden olsun katlanamadım, hemen anladım bir kadın geçemez yerinize ki orayı doldursun.” Bilemem. Biz artık böyle cümleler kurmuyoruz, böyle çalışmıyor organizmamız. Naletiz. Cendrars, 30 yıl boyunca sevdiği bu kadına 30 yıl boyunca hiç dokunamamıştı da zaten. Sevişmeden sevmişti. Enis Batur, “Sol Elle”yi virgülle bitiriyor ve ardından ‘Blaise’ yazıyor. Bu da şöyle bir muamma katıyor meseleye. Bu imza mı yoksa, tiradın sahibinin son kelimesi mi, bir hitap mı? Yani acaba bunu Blaise yazmamış, Blaise’e yazılmış olabilir mi? Sahip olduğunuz ve ulaşabileceğiniz bilgiler kadar yorumlayabileceğiniz, hiç bilmeden okuduğunuzdaysa daha da masumlaşan bir hüzün portresi bu. Dîvandaki en ‘favori’ şiirlerden biri “Köprüden”. Burada adı Bay Batur’da saklı edebiyat kültlerimizden birinin, “Benim burada durduğuma bakmayın genç yoldaşım: Burada değilim ben artık, gövdem çürümeye şimdiden başladı, ruhum uçtu ve adresini bilmediğim bir dala kondu” deyişine şahit oluyoruz. Ölmek için bile gücü kalmadığını çıtlatan, insanın bilebileceği en ağır şeyi, kendi ölüm tarihini bilen bu adamla hayatın bambaşka bir boyutuna gidiyoruz. “Adres”ten de birkaç satırı paylaşayım sizinle: “Dostum yıllardır içimi yıkayan şarapların şişe mantarlarını toplamaya kalkışsaydım, hangi evin duvarları taşırdı susuzluğumu?” Her zamanki nüktedan, kara mizahı güçlü, yer yer açıkça komikliğe soyunan, humor’un içindeki trajiği sakınmadan, rahat rahat kullanan Enis Batur işte. Yüzeye vurmaktan çekinmemiş! Herhangi bir şeyi basitçe söylemek zordur. Mesela bir kadının ağzından yazılan “Dağınık Yatak”ta son zamanların en yalın aşk dizeleri gizli: “....kadınım ben, tini aç bırakıldığında yavaş yavaş kuruyan, boş yarısı dolu yarısını zaman geçtikçe istilâ eden şey. Şehirden şehire geçerken, otelden otele hep bunu kurdum, sen benim sonsuz konuşmalarımın sağırı, çalkantılarımın körü, kıyından uzaklaşmamın kayıtsız seyircisi oldun – bir daha dönemem o eve, yatağa ben, birinin sessizliğini dinleyeceksem artık kendiminkini seçtim.”

Ne olursa olsun bu kitapta geçen her satır somut bir çıkış noktasına sahip olsa da tamamen Enis Batur fantezisinin ürünü. Bilemiyorum. Enis Batur külliyatı öncelikle dramatik şiirler özelinde gözden geçirilip sahneye taşınmalı gibi geliyor artık. Yani bir adamın kalkıp ‘ben bir oyun yazarıyım’ diye beyanatlar vermesi gerekirmiş gibi bir noktaya takılıp kalmaktan vazgeçmek durumundayız. Ya da işte sürekli yazmakla ‘itham’ edilen bir yazara bir bunu yapması eksikti edalarıyla yaklaşmayalım. Enis Batur, ‘çaktırmadan’ yapıyor olsa da, çağdaş Türk tiyatrosunun ‘el altında durduğu halde sütünü sağamadığı’ bir Hollanda ineği gibi. Dolup taşan memelerinden sızdırıyor artık. Hatta Ağırlaştırıcı Sebepler Dîvanı, üzerinde neon ışıklarıyla ben buradayım diye çığlıklar atıyor. Çok şey söyleyen bir sahne işi çıkardı doğrusu buradan. Ajitasyona kaçmadan sözünü sakınmayan bir iş. Ben de yine bir soru cümlesiyle bitirmek istiyorum. Aktörlükse aktörlük! İnsan kendisinde olmayanın sözünü edebilir mi? Açık edebilir mi? Empatiyse empati! İtirafta ne kadar ileri gidilebilir? Yaşlı şairin yerine koyarak kendini söylediği satırlar, “Yirmi yaşındaydım, ben de o durumla çarpıştım: Dize birden iyice bilenip keskinleşmiş bir satıra döndü önümde ve altına boynumu uzattım: Çoğu kör cahildi etrafımda şiir yazanların, cüretlerinin geldiği yeri hemen gördüm” aslında Enis Batur’un ta kendisi değil mi? Karşımızda bir numaracı yok. Uydurucu yok. His çıtası yüksek bir aktör var. Aktör. Ya da auctor! Ve tabii bu ‘usta’ adamın söylediği gibi bir hata da işlemeyelim şimdi. Şiirden ‘hüzünlendirdiği ya da coşturduğu oranda’ söz etmeyelim. ‘Güzel yazı ve mücevher imge denklemine tutuklu okurun ilgisini’ bu şiirlerin içindeki hüzün ve coşkuyla tavlamaya çalışıyormuş gibi gözükmeyelim. Her ikisinden de çekinmeden ama... Şaire ait olanı rahat bırakarak.

*******KUTU KUTU******
DAL, BUDAK’tan

...
Yolculuklarımda sahte bir benliğimden cayış
görmüşsünüz, bakın buna katılırım: Başka
kentlere en çok tuz basmak için gittiğim
doğrudur, sulara ondandır açıldım,
bulutların içinden beyhûde korkularla
ondan geçtim, unutmayın ama: Her seferden
her seferinde döndüm ve birkaç sokağa,
birkaç odaya telâşlarımı kilitledim.
Haritam darmış, sıkışıkmış, nüfusum
tenhaymış: Hakkımda söylenenleri duydum
ve hiçbir söze aldırmamayı an geldi öğrendim:
Beni yargılayanları tanımasam da olur,
imrenilesi bir manâ köprüsü kursalardı
yaşarken, susarlardı: Doğru bir hayat var
mıdır sanıyorsunuz, onu heyhat benim
yanlışlarımdan çıkaramazsınız: Sonuma
dayandımsa, bütün öğrendiklerimden tek
bir bilgi durmuyor elimde avucumda, Şiir
Sanatı ruhumda silinmez bir iz bıraktı ama:
Şu fâni kubbenin altında benden birkaç
hoş sedâ kaldığına kandım.

Ağırlaştırıcı Sebepler Divanı

Dramatik Şiirler V
1997 – 2003

75 shf.
Altıkırkbeş