Arşiv / EB üzerine
 
 
 
 
 
 
Sohbet Odası'nın bu haftaki konuğu Enis Batur

Nobel alan pek çok yazarı kimse görmez

Batur, "Yazarın, eserin önüne geçmesi popstar sendromu yaratıyor. Orhan Pamuk'un son kitabının içeriği değil de yatarak verdiği poz konuşuluyor. Oysa çok okunan Milan Kundera'yı düşünelim. Hiç röportaj vermez. Ne televizyon, ne gazete... Kimse görmez" diyor

Derya Sazak
Sohbet Odası

Türkiye 2004'e medya, sanat ve edebiyatta 'popüler kültür' tartışmasıyla girdi. Bir yanda iletişim uzmanlarını, sosyologları birbirine düşüren 'Popstar' yarışması adayları, öte yanda 'star'lığa soyunan ünlü yazarlar. Entelektüel ortam bu iklimden nasıl etkileniyor?
Popüler kültürün umacı olarak gösterilmesinden yana değilim. Ama neredeyse yüceltilerek ele alınmasına ve popüler kültürün ürünü olarak doğmamış yapıtların popülerleştirilme sürecine baktığım zaman biraz tehlikeli sularda gezinildiği kanaatine varıyorum. Görsel ve yazılı medya, kültür dünyasına bir ayna tutuyor. Fakat bu ayna bence doğru bir açıda durmuyor. Aynanın içine yansıyanlar, olup bitenlerin yalnızca bir kısmı. Çok satan kitaplar, çok izlenen program listeleri yayımlanıyor. Sergilere, kültür etkinliklerine de bu anlayışla yer veriliyor. Oysa bu sadece sayısal bir iş değildir.

Piyasa her şey değil
Yaratıcılığın tek ölçütü ticari başarı mı?
Değil. Ama devamlı piyasa ölçümleri üzerine vurgu getirmek bunlardan ötesinin görülmesini engeller. 50 bin, 100 bin satılmayan ürünlerin zaman zaman çok satan kitaplardan daha fazla ve kalıcı etkileri olduğunu gözden kaçırtır. Bu anlamda yanılgıya düşmemek lazım.

Emre Kongar, 'Popüler kültüre karşı çıkmak zelzeleye karşı çıkmak gibi bir şey' görüşünde. Kitapları çok satan yazarlar sayesinde 'Türk edebiyatının da popüler kültürün bir parçası haline geldiğini' savunuyor. Oysa 1970'lerde sol aydınlar başka bir yerde duruyordu. Arabesk kültürü reddedenler Popstar'ı göklere çıkartıyor, 'Halk bunu istiyor!' noktasına nasıl gelindi?
Popstar yarışması, Bizi Biri Gözetliyor türü programlar, dünyanın başka ülkelerinde başlayan ve Türkiye'ye monte edilen yapımlar. Kültür düzeyi yüksek toplumlarda bu programlar, abartılı ölçüde gündelik hayatı sarıp sarmalamıyor. Eğlence yönü ağır basıyor. Gazetelerin kültür sanat eklerinde, televizyonların kültür ağırlıklı programlarında denge gözetiliyor. Bu tür yapımlarda, popüler kültürün öne çıkmasında bir sakınca olmayabilir ama zamanla her şeyi kapsaması o ülkenin genel değer sisteminin erozyona uğramasına yol açabilir.

Aileler felsefeci istemiyor
Türkiye'de kültür yaşamı, 1980 askeri darbesi ve Özal döneminin yol açtığı değerler erozyonundan olumsuz etkilendi.
Kitap dünyasını örnek alalım. Kitap aslında bir popüler kültür ürünü. Hiçbir hane yoktur ki, içine kitap girmemiş olsun. Türkiye kültürel organizasyonda çok geriledi. Üniversitesini hemen hemen kaybetti. Bazı meslek dalları açısından vahim tablolar doğdu. Bir aile düşünün, çocuğunun felsefeci olmasını sevinçle karşılasın! Almanya'da böyle olmaz, çünkü insanlar Habermas'a baktıkları zaman önemli bir adam olmasının ötesinde, yaptığı işten geçimini rahat kazanan bir akademisyen olduğunu görürler. Çocukları felsefe okuyor diye paniğe kapılmazlar.

Yükselen değerlerimiz başka...
Bir ülkenin bütün çocukları işletmeci olamazlar. Bütün çocukları beyin ameliyatı yapmazlar. Bazıları da Latinceden Türkçeye çeviri yapmak durumundadır. Onların yetiştirilmesi gerekir. Kültür, ekonomik açıdan iyi örgütlenirse, bu tür popüler kültür ürünlerinin yeri kendiliğinden sınırlanmaya başlar. Siz bunu sınırlamaz, bütün toplumun üzerine bunu örtmeye çalışırsanız, herkes popstar olmaya çalışacaktır.

Pamuk ve Kemal'in tercihi
Çok satan yazarların reklam yöntemi, yapıtların edebi yönünden çok imaj kampanyalarını öne çıkarmıyor mu? Orhan Pamuk'un kış defilesi sunan manken misali kapak fotoğrafı vermesi, Ahmet Altan'ın, kitabı çıktığı günlerde Hülya Avşar'la dans etmesi... Bunlara gerek var mı? Kimi eleştirmenler, 'tüketilen imajlar uğruna entelektüel sözün toplumu etkileme gücünü yitirdiği' düşüncesinde.
Biraz Amerikan modeline benzediğini söyleyebiliriz. 'Bestseller' kavramının doğduğu ülkede, çok satış potansiyeli olan kitapların tanıtım kampanyaları çok büyük. Avrupa'ya baktığımızda yaşlı kıta daha dengeli davranıyor. Orhan Pamuk olayında, yazarın bir tercihi var. Yazar bu kampanyayı bekliyor. Yaşar Kemal daha geride durmaktan yana. Onun tercihi de öyle. Ayrıca, bir yayıncı, çok satan bir yazarın kitabını bastığı zaman, az satan yazarları da desteklemiş oluyor. 600 - 700 adet basılan bir şiir kitabını bütçede bu şekilde dengeliyoruz. Aşırı tanıtım zaman içinde normale gelecektir.

Çok satan yazarlarımız Nobel ödülünü neden alamıyor?
Türkiye bu alanda geride kalmış ülkeler arasında. Dünya yayın piyasası önce çekirdekteki iletişimini kurdu. Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol Rus yazarlarını yayımladı. Sonra Güney Amerika'ya geçildi. Uzakdoğu keşfedildi. Türkiye ne yazık ki çeviri alanındaki problemler nedeniyle tanınmayan edebiyat olarak kaldı, birkaç önemli yazarımız dışında. Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Nedim Gürsel bunların başında.
Türkiye'de yazarlar eserlerinden çok kendileriyle öndeler. Tuna Kiremitçi örneğin genç bir insan. Kendini gösterme heveslisi değil. Öngöremeyeceği bir ilgiyle karşılaştı ve tutundu. Tek başına bir fotoğraf bile satışı etkileyebiliyor.

Tarkan albümü çıkması gibi...
Yazarın, eserin önüne geçmesi popstar sendromu yaratıyor. Orhan Pamuk'un son kitabının içeriği değil de yatarak verdiği poz konuşuluyor. Yatan yazar bir problemimiz haline geldi. Oysa Milan Kundera'yı düşünelim. Kundera, çok okunan bir yazar. Hiç röportaj vermez. Ne televizyon ne gazete, kimse görmez. Nobel'i alan pek çok yazarın da görünme diye bir derdi yok.

Seçkinler hor görülüyor
Türkiye'de sanatın, edebiyatın toplumsal yaşamdaki öncü rolü 1960'lardaki ilerici akımlarla kıyaslandığında bugün hayli gerilemiş durumda. Popüler kültürün yükselişi ideolojik boşluğun sonucu mu?
Bütün sorun eğitimde gerilemiş olmamızdan kaynaklanıyor. Yaratıcı alanlarda ürün veren insanlar, edebiyatta, sanatta, bilimde kendi halklarının ortalamasını hesap edip ona göre ürün veremezler. Dünya ölçeğine uygun düzey ararlar. Toplumun önünde gitmeye çalışırlar. Türkiye gibi ülkelerde hor görülerek 'seçkin' denilen bazı insanlar yetişiyor. Sayıları 1000, 1500 kadar. Dünyanın önde gelen üniversitelerinde ders veren bilim adamlarımız var. Bu insanların ürettiğini algılayabilecek, onlarla diyalog kuracak insanları yetiştirmek gerekiyor. Yüksek öğrenim irtifa kaybetti. Genç nüfusu olan bir ülkede, bu eğitim düzeyi çok düşük.

Bu çağın medya ve tanıtım gücünün olmadığı dönemlerde örneğin Nâzım Hikmet şiirleriyle Türkiye'yi sarsmış. Günümüzün sanatçılarının yapıtları yüz binlerce satsa da toplumu etkileme güçleri hayli sınırlı değil mi?
Türkiye'de solun devre dışı kalması çok önemli bir kayıp. Ben sol derken, komünizmden, sosyalizmden değil, eleştirel düşünceden söz ediyorum. Muhalif olmak, sorgulamak. Değerleri gözden geçirmek, bağlantıları kurmak. Şüphesiz bu, dünyada da gerileme yaşayan bir hareket. Ama bizdeki kadar değil. Türkiye'de muhafazakâr bir sol ayakta kaldı. Değişimi hazırlayacak insanların sağa kaydıklarını gördük. Dindar kesimle de diyalog halindeler. Mevcut iktidarla ilişkiler çerçevesinde, iyimser senaryolar dinliyoruz. Ben işin ideolojik tarafından söz etmiyorum. Ekonomi düzeliyor falan bunlar reel politikalara endeksli bakış açıları.

İktidar da aynı yolun yolcusu
AKP'nin iktidara gelişiyle, İslami kesimde 1990'lardan sonra gözlenen reformist dalganın, düşünsel alanda, edebiyatta, kültürde yol açtığı açılımlar gözlüyor musunuz? 'İslam Rönesansı', aydınlanması diyebileceğimiz yeni akımlardan söz edilebilir mi?
İslami kültür alanı, Cumhuriyet dönemi boyunca önemli bir alt damar olarak hep var oldu. 1980'lerde sol gerilerken, muhalif olma rolü İslami kesime taşındı. İslami yayınlarda patlama oldu. Solun bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışıyorlar. Objektif bir gelişme olarak bunda bir sakınca yok ama sonuç açısından doğru yönde bir gelişme olduğunu da söylemek istemiyorum. Çünkü yalnız başına kaldığında, bir düşünce başka düşünce alanlarıyla aktif diyaloglara giremediği zaman kendi içinde debelenmeye başlıyor. Türkiye'de, sol da bu dramı yaşadı. Şimdi İslami alanda da bu dram yaşanıyor. İyi sanat yapıtları çıkıyor ortaya ama düşünce anlamında kendi çemberlerinin içinde döndüklerini görüyoruz.

İslami kesim kendi düşüncesinin sınırları içine kapanmakla hata mı yapıyor?
Her konuyu kendi sahasına çekmeye çalışıyor. Başka düşünce alanlarıyla ilişkiden çok verim çıkartamadığını düşünüyorum. Rönesans kavramı açısından, İslam dünyasındaki gelişmenin olabilmesini sağlayacak en uygun ülkelerden biri olmasına rağmen Türkiye de, bu yönde ciddi adımların atıldığını düşünmüyorum. Osmanlı kültürü ve sanatı üzerinde gerçekleşen en ciddi çalışmalar Amerikalı, Alman, Fransız ve Macarlar tarafından yapılıyor. İslami medyada bunlar tartışılıyor ama orada kalıyor. Sadece siyasal düzlemde taleplerini ifade etmekle yetiniyorlar.

AB'den 2004'te müzakere takvimi alınırsa, AKP'nin 'medeniyetler buluşması' dediği olgu yaşanacak. Müslüman nüfusa sahip ülkeyi Batı'ya taşıma misyonunu gerçekleştirmenin kültürel altyapısına sahip mi İslami kesim?
Zayıf. İşin devlet katına geçecek olursak, AB bir operasyonsa, bunun kültürel boyutu çok önemlidir. Devlet zamanında hiçbir refleks geliştirmemiş. Yeni iktidardakiler de aynı yolun yolcusu. Türkiye'nin kültür ataşelerinin kim olduklarını, ne yaptıklarını biliyor muyuz? Güney Amerika'ya bakıyoruz, bu adamlar Fuentes'i, Octavia Paz'ı büyükelçi olarak gönderdiler. Madem ki böyle bir Avrupa girişimi var, diplomasi dışında kültür politikası geliştirmeliyiz.

Halk, yüce bir kavram değildir!
Aydınlara yönelik en büyük eleştiri onların halktan kopuk olduğu düşüncesidir. Televizyonda görünmek bu yargıyı değiştiriyor mu?
Türkiye'de halk kavramı, hep yüce bir kavram olarak ele alınıyor. Halkın eleştirilmesi durumunda eleştiriye kalkışan kişi ya snoblukla, ya seçkincilikle suçlanıyor. Yolda araba kullanırken arkadan sireniyle gelen ambulansa yol vermiyorlarsa, bu halkı niçin yücelteceğimizi sormamız gerekir. Bu refleksler bütünü, bir düzeysizlik doğurmuşsa bunu değerlendirmek gerekir.
Bülent Ecevit, bu konuda benim gözümde çok önemli hatalar yapmış bir siyaset adamıydı. Çünkü aydın - halk karşıtlığını sürekli körükledi, aydınları halktan kopuk olmakla suçladı, ve yüzde 1 oyla siyasi hayattan çekilmek zorunda kaldı, o kutsadığı halk tarafından.
Halk, elbette uygulanan politikaların yanlışlıkları oranında bozulan, çözülen bir topluluktur. Bunu söylediğiniz zaman 'tu kaka' ilan edileceksiniz. Ben kendi payıma durum bu ise kültürle uğraşan insanların halkın düzeyinin yükselmesine dolaylı yoldan etkide bulunacak ürünler vermesinden yanayım. Ama bu bedel ödemeyi gerektirir.
Bir süre gündemde kalmamayı zorunlu kılabilir. Geç fark edilmeyi gerektirebilir. Bütün bunlar olabilir. Ama bunu yapacağımıza mümkün olduğu kadar kendimizi onlara, halka ulaştıralım çabasına girecek olursak, hepimizden birer 'popstar' çıkacak demektir. Türkiye'nin her alanda olduğu gibi kültürel alanda da toparlanmaya, bir dönüşümden geçmeye ihtiyacı var.

Vüsat Bener 2 bin satıyor
Genç kuşaklar kültürel ürünlerini ne ölçüde tüketiyor?
Dünyanın her yanında gençler en önemli alıcı. Donanımlı yetişmek istiyorlar. Popüler kültürün etkisi dünyanın ilerlemiş ülkelerinde de geçerli. Nüfusla orantılı biçimde duruma bakmalıyız. Orhan Pamuk'un kitapları ortalama 100 bin satıyor. Orhan Pamuk ayarında Avrupalı bir yazarın satışı 1 milyona çıkıyor. Vüsat Bener çok değerli bir yazar, Türkiye'de kitapları 2 bin satıyor. Oysa İtalya'da, Fransa'da yazsaydı ortalama 50 bin satacaktı.

12 ocak 2004 / milliyet / sohbet odası