|
Acı Bilgi’nin Türü Üzerine
İsmail Ertürk
Acı Bilgi’nin Türü
Borges, bir söyleşisinde,
roman ile kısa öykü arasındaki farkı açıklarken yararlı bir
indirgemeye başvurur: romanın, karakterleri, kısa öykünün
ise durumları ve olayları konu aldığını söyler.1 Borges’in bu genellemesine dayanarak Enis
Batur’un “Acı Bilgi”sine, kolaylıkla roman diyebiliriz. “Acı
Bilgi” her ne kadar bir olaylar, durumlar toplamı gibi görünse
de, sonuçta konusu, kitapda değişik kimliklere giren (bakınız
1. bölümün 5. altbölümü) fakat sonuçda kitabı yazan, uğraşı
yazarlık olan karakter(ler)dir. Borges, andığım söyleşisinde,
Don Kişot için benzeri bir yorumda bulunur. Don
Kişot, her ne kadar olaylara dayalı görünüyorsa da, sonuçta
Don Kişot ile Sanço Panza karakterleri üzerinedir. Ben, Acı
Bilgi’nin alt başlıklıklarından birinin “sanatçının dingin-bir-adam
olarak portresi” olabileceğini düşünüyorum. (Acı Bilgi’den
önce yazılmış, Enis Batur’un “entellektüel otobiyografi denemesi”
demeyi de düşündüğü fakat “içbükeyler” diye adlandırdığı deneme
dizisinde yeralan “Otuz Kuş Birden Olmak” yazısındaki “sanatçının
asice-bir-adam olarak portresi”nde duyurulduğu gibi.) Acı
Bilgi’yi bitirdiğinde okuyucu, aklında kalan, olaylardan
çok, bir sanatçı, daha özelde de bir yazardır. Bir karakterdir
yani. Yaşamını yazarlık uğraşına, yazmaya adamış bir karakter.
Özyaşamsal nitelik gösterse de kitap, bir özyaşam öyküsünün kaldıramayacağı kadar lirik bir kuşkuculuk, kurmaca labirenti
ve eleştirel kaygı taşımaktadır. Bir insanın başından geçenleri
anlatmaz Acı Bilgi, bir karakteri anlatmayı dener.
Bu saptamanın,
hem Borges’in roman tanımının dar bir yorumu hem de edebiyat
türleri üzerine Aristoteles’in Poetika’sından bu yana
uzayan kuramsal çalışmaları hızla okumak olduğunun farkındayım.
Borges, görme yeteneğini yitirmesinden kaynaklanabilecek bir
nedenle, yazında, anlatının altını çizen bir yazar. Örneğin,
onun için, Hollywood’un dünya kültürene en büyük yararı, anlatı
geleneğini görsel imgeler ve sinema sanayisi aracılığıyla
sürdürmesidir. Borges’in James Joyce’un Ulysses ve
Finnegans Wake’ını önemsememesi de benzeri nedendendir
bence. Klasik anlatı yoktur iki kitapda da. Fakat bu iki kitap
da eninde sonunda, anlatının klasik kalıplarını kullanmasa
da, bir karakteri konu alırlar; Ulysses’de “gündüz
hali” ele alınmış bir karakterin, Finnegans Wake’de
“gece hali” konu alınır. “Gündüz hali”, bilincin akışkanlığını,
“gece hali” ise, uyku, düş ve karanlık gerektirdiğinden ve
Joyce, “Sanatçının Genç- Adam-Olarak Portresi”nden başlayarak,
içeriği biçimden ayrı düşünmeyen bir estetik anlayışa sahip
olduğundan, iki kitapda da, konu edilen “karakter(ler)” nüfusa
kayıtlı ve açık adresli değildir. Borges, James Joyce’un,
bu biçim ve içeriği uyuşturma denemesini kendi beğenisine
aykırı ve kendi roman ölçütlerinin dışında bularak hoşnutsuzluğunu
belirtmekten kaçınmaz.
Acı Bilgi de,
biçim konusunda, yenilikçi bir tutum içindedir. Yenilikçi
yerine, farklı da denebilir belki, daha tarafsız bir deyim
kullanılmak istenirse. Benim yenilikçi dememin nedeni ise
boşuna değildir; kitapta, yazarın geliştirdiği “petek” figürü,
benzetmesi ve “yolcu-yazı” deyimi ile ve özellikle de VI.
bölümdeki 1-4 nolu alt-bölümlerde, yazarın bilinçli olarak
öne çıkardığı bir “biçim” ve tür kaygısıyla ilintilenir. Yazarın,
kitabi, “bir roman denemesi” olarak tanımlaması da bir başka
ipucudur. Demek ki, konusu klasik (bir sanatçının kurmaca
özportresi) fakat biçimi alışılmadık, yazarın bir biçim denemesine
giriştiği bir yapıtla karşı karşıyayız Acı Bilgi’de.
İşte bu noktada, aynen James Joyce örneğinde olduğu gibi Borges’in
roman anlayışının sınırlarına geliriz. Borges’in, klasik anlatı
ağırlıklı tür tanımlamasının sınırlı kalışını, daha değişik
bir bağlamda, Bilge Karasu da belirtmişti bir özel konuşmamızda.
Borges’in bu tanımını aktardığımda, Borges’in, Henry James’i
ölçü alarak Anglo-saxon edebiyat geleneği çerçevesinde oluşmuş
eleştirel bakışının Alman edebiyatına haksızlık ettiği kanısındaydı
Bilge Karasu. Susan Sontag da, Thomas Mann’ı örnek göstererek,
bir dönem, denemenin romanda merkezi bir işlev gördüğünü yazmıştı.
Roman ve deneme ilişkisini Milan Kundera biraz daha gerer
ve Broch’un romanları çerçevesinde “romanımsı deneme” diye
adlandırdığı bir türden bahseder.
Roman Sanatı
adlı kitabında, Kundera, Broch’un, öykü, söyleşi, şiir ve
deneme gibi roman-dışı türleri, romanın çok-sesliliği içinde
başarıyla birleştirdiğini söyler.2 Bu birleştirmede, ancak, her öğenin eşit
ağırlıkta olduğu zaman başarılı bir roman bütününün ortaya
çıktığını savlar. Bu eşitliği, çok-seslilik kavramını ödünç
aldığı müzik sanatından bir örnek vererek açıklar Kundera
ve şöyle der: “Bach’ın fügleri, fügdeki her sesi nasıl eşit
olarak gereksinim duyuyorsa, çok-sesli roman da, birleştirdiği
roman-dışı türlerden biri eksilirse dengesini kaybeder”. Acı
Bilgi’de de, VI. bölümün 5. alt-bölümünde fügün bu özelliği
yinelenir. “Hem parçaların eşitliği hem de romanın bölünmezliği
aynı anda gerçekleşmelidir”, der Kundera. Romanda, türsel
çoksesliliği başarıyla yakaladığı Gülüşün ve Unutuşun Kitabı
adlı romanında, “Melekler” adlı üçüncü bölümde, anekdot, özyaşamöyküsü,
eleştirel deneme, mesel ve öyküleme gibi beş ayrı yazınsal
türü kullanarak “melek nedir?” izleğini, sorusunu araştırdığını,
deştiğini söyler. (Kundera’nın “graphomanie” tanımıyla “yazboz”
adlı denemesinde diyaloğa giren Enis Batur, Bach’ın fügleri
konusunda, Acı Bilgi’de Kundera ile diyaloğa girmemeyi
seçmiş.)
Romanın, roman-dışı
türleri kendi bünyesine başarıyla taşıdığı bir başka örnek
de
günümüz İngiliz
romancısı Julian Barnes’ı, uluslararası ve ulusal üne kavuşturan,
Türkçeye de çevrilmiş, Flaubert’in Papağanı adlı romanıdır.
Julian Barnes’ın ilk romanı değildi Flaubert’in Papağanı.
Fakat daha önce yazdığı romanlardan oldukça farklıydı. Edebiyat
eleştirisi, özyaşamöyküsü, deneme ve anlatı karışımı, klasik
roman tanımına girmeyen bir kitaptı. Yazarının romancı olarak
tanınmasından olacak, klasik roman türüne uymamasına rağmen,
roman olarak tanıtıldı, satıldı ve ödül kazandı kitap. Julian
Barnes’ın kendisi de, diğer romanlarından ayrı bir yerde tutmaz
Flaubert’in Papağını’nı. Hatta, klasik roman biçiminde
yazılmış öbür romanlarının haklarının yenmesine neden oluyor
diye, içerler bu kitabınına tanınan özel ilgiyi.
Barnes, roman yazmaya
geç bir yaşta, 30 yaşlarının ortalarında, başlamasının nedenini,
şair arkadaşlarının olumsuz eleştirileriyle açıklar. Roman
çalışmalarını, “sen gazeteciliği sürdür, roman yazmaktan vazgeç,
yazdıklarında iş yok” diyerek olumsuzlayan şair arkadaşlarını
dinler uzun süre. “Hatam, romanlarımı, romancılara değil,
şairlere göstermemdi” diye yakınır Julian Barnes.
Şair Enis Batur
acaba romancı arkadaşlarına gösterdi mi Acı Bilgi’yi,
yayımlamadan önce? Yusuf Atılgan ile ortak bir roman çalışmasının
bir bölümünü bir hayli zaman önce 1970li yılların sonlarında,
Yazı dergisinde yayımlaması dışında, benim bildiğim,
roman adıyla yayımlanmış, en azından, Enis Batur adıyla yayımlanmış,
bir çalışması yok sanırım Enis Batur’un. Düzyazısı, deneme
türünde çoğunluk. Eleştiri de var, özyaşam öyküsü türüne girecek
nitelikte olanlar da var ayrıca. Temmuz 2000’de yayımlanan,
Başkalaşımlar XI-XX’in girişinde kısaca değindiği gibi,
çok özenli bir ulamlama –başkalaşımlar, içbükeyler, ansiklopedi,
söyleşi denemeler- yaparak okura sunuyor düzyazılarını. Acı
Bilgi, sirk programını önceden duyuran titiz ve çok planlı
bir cambazdan, seyircilere, program başladıkdan sonra ansızın
gösterilen, sürpriz bir numara. Çünkü, 1997’de yayımlanan
bu kalem melûn© ‘da yeralan ve 1983’de yazılmış
“Paramparça Roman” yazısı, her ne denli Acı Bilgi’nin
“planı”nı duyurmuşsa da, böyle bir tasarımın gerçekleşme olasılığı
yokmuş izlenimini vermişti. İçeriği, Enis Batur okuru için
sürpriz olmayan, fakat biçimi, “Paramparça Roman” yazısına
rağmen sürpriz olan bir numara. Tek ip üzerinde değil, değişik
ipler üzerinde denenen bir denge numarası.
Acı Bilgi’deki Deneme
Acı Bilgi,
bir kaç farklı katmanda okumak zorunda kalınan kitaplardan
biri. Bir katman, Enis Batur’un, ilki neredeyse otuz yıl önce
1972’de yazılmış, 1996’da yayımlanan Yolcu adlı kitapda
“İlk ‘Yolcu’dan” başlığını taşıyan yazısı ile başlayıp, “otuz
kuş birden olmak” ve “iç bükey yazılar”ıyla süren “yolcu”
izleği; bir başka katman, Enis Batur’un, şiir ve ansiklopedi
diye kendisinden alıntı yaparak ikiye ayırabileceğimiz yazı
serüvenindeki parçalara bölünerek bütünleşme projesi; bir
başka katman da yazınsal bir tür olarak romanın sorunsallaştırılması.
Kitabın kendisi zaten açıkca bu katmanları imliyor. Acı
Bilgi’nin, Enis Batur’un yapıtları içinde “merkezi” bir
işlev üstlenip üstlenmediği, biçim olarak nasıl bir türe girip
giremeyeceği, yazar tarafından ele alınıyor kitapda. Bu sözünü
ettiğim katmanlardan ikinci ve üçüncüsü üzerine, Borges’ten
bıraktığım yerden sürdürmeyi deneyeceğim aşağıda.
Acı Bilgi’ yi ilk okuyuşumun sonunda,
ne yalan söylemeli, “neden uzun bir deneme yazmamış Enis Batur?”
diye sordum kendi kendime. Aklımda, yukarıda andığım Borges,
Barnes ve Kundera örnekleri olmasına rağmen. Tembel bir okuyucu
sorusuydu bu tabii ki. İkinci ve üçüncü okumalar geldi sonra.
Borges, Barnes ve Kundera’nın yanısıra iki kuramcıyı, Gerard
Genette ve Jale Parla, hem kuramcı hem uygulayıcı Umberto
Eco’yu yardıma çağırdım. Ben, bir edebiyat eleştirmeni değil,
Bilge Karasu ve A. S. Byatt’ın dedikleri anlamda iyi bir okuyucu
olabilme çabası içinde giriştim bu serüvene.
İlk olarak, Umberto
Eco’nun, bir kitap tanıtım söyleşisinde ona sorduğum soruya
verdiği yanıt çıkıp geldi belleğimden. Sanat tarihi alanında,
yardımcı öğrencileri aracılığıyla, Olivetti şirketinin desteğiyle,
CD-Rom’da, çokortamlı-metin (“hypertext”) –görüntü, ses ve
yazı- kullanarak bir ürün ortaya çıkarmıştı Eco. “Gelecek
romanınızı, çokortamlı-metin olarak CD-Rom’da mı okuyacağız?”
diye sormuştum kendisine. Şiddetle itiraz ederek, “hayır”
demişti. Bilgilendirmek için, taşıma ve saklama kolaylığı
açısından CD-Rom’un iyi bir araç olduğunu, fakat romanı taşıyacak
bir ortam olmadığını ileri sürmüştü sonra. “Trajik bir romanın
etkisini CD-Rom’da, görüntü, ses ve yazı karışımı ile yaratamazsınız”
diye bir hayli güçlü bir karşı çıkıştı bu. Ancak ele alınıp
koltuğa gömülerek okunan yazılı bir metinle, bir kitapla yaratabilirsiniz
romanın etkilerini diyordu Eco. Kuşkusuz, tartışmaya açık
bir konu. Fakat, bir göstergebilim uzmanı, üstelik romanlar
da yazmış bir göstergebilim uzmanı bunları söylüyorsa, iyi
hazırlanması gereken bir tartışma.
Benim, Eco’nun
yanıtından kullanmak istediğim, “etki” vurgusu. Acı Bilgi,
anlatı, deneme, şiirsel metin gibi yazı türleri kullandığı
gibi, fotograf (görsel malzeme) da kullanıyor ve bir müzik
türünü (füg) kendine odak ve hedef biçiyor. Bence, Acı
Bilgi, bu farklı “tür”leri, böyle bir “denge”de kullanmamış
olsaydı, bende, okuyucuda, yazarın yaratmayı düşündüğünü sandığım
“etki”yi yaratamazdı. Kundera’nın yukarıda alıntıladığım,
roman-dışı türlerin eşit bir biçimde biraraya getirilerek
oluşturulmuş bir bütün Acı Bilgi. Enis Batur’un Acı
Bilgi’deki şairane deyişiyle, “petek”, “sinek gözü”; 1983’deki
yazısındaki deyişiyle “paramparça bir bütün”. Ben, “petek”
benzetmesinin, figürünün, Enis Batur’un, Yapıt’ını tanımlarken,
daha önce kullandığı, “paramparça”, “parçalara bölünerek bütünlenme”
betimlemelerinden daha uygun bir ifade olduğuna inanıyorum.
Cambazın numarasındaki yenilik bu biçimsel buluş bence. İkinci
okumamın meyvesi buydu galiba. Deneme, kendi başına, bu etkiyi
yaratamazdı. Somut bir örnek, Acı Bilgi’nin X. bölümü
“Marquis de Sade’ın Şatosu”. O bölümde, fotograflar olmasa,
yazı o biçimde sayfaya dizilmese, metin o şiirsel ağırlığı
taşımasa ve o bölüm, kitabın içinde o sırada sunulmasa, yarattığı
“yazınsal etkiyi” sağlayamaz: hem anlamsal hem de estetik
açıdan. Okuru o biçimde başka türlü vuramaz: yani “gez, göz,
arpacık”. Bach’ın fügleri gibi: fügü oluşturan bir sesi çıkardığınızda,
fügün bütünlüğü bozulur. Bir bölümü örnek verdim, fakat kitabın
bütünü: yazınsal “tür”leri kullanış biçimiyle ve fotograflara
yüklediği estetik (yazıya kontrpuan?) ve anlamsal (“an” fotografta,
yazıda olduğundan daha görünür kılınabiliyor ve Acı Bilgi’deki
anların yığılma stratejisinin önemi göz önüne alınırsa …)
işlev ile, kitapdaki izleklerin ve bütün bu izleklerin toplamı
tek izleğin etkisini yaratmaya hedefli: gene, “gez, göz, arpacık”.
“Yazınsal etki”
vurgusunu esinlendiğim Umberto Eco’dan sonra bir başka kuramcıya
yolladı beni kitap. “Yazınsal türler” konusunda, mükemmel
bir kitap yazan Fransız yazın kuramcısı Gérard Genette.4 Kitabını,
roman denemesi olarak adlandıran Enis Batur’un yazınsal türler
konusundaki, roman türü konusundaki izlerinin peşinden giderek
Gérard Genette’ye ulaştım. Genette, “Architexte” (Kemermetin?)
adlı yapıtında batı edebiyat eleştirisi kuramının, uzun bir
geçmişi olan bir yanlış yorum üzerine kurulu olduğunu savlar.
Bu yanlış yorumdan dolayı yazınsal türlerin kalıplaşmış bir
biçim olarak düşünülmesini eleştirir.
Genette, yazınsal
türlerin, lirik, epik ve dramatik diye üçe ayrılmasının temelini,
Aristoteles ve Platon’a götüren genel anlayışın doğru olmadığını
söyler. Genette’ye göre, Aristoteles ve Platon, “tür” üzerine
değil, “kip”, “söyleyiş tarzı” üzerine kuram geliştirmişlerdir.
Taklit, “mimesis” ana kuramsal çerçevesi içinde, Aristoteles’e
göre, soyluları konu alan ve anlatım aracı olarak davranış,
jest kullanan yazınsal biçim trajedidir. Eğer konu soylular
değil de sıradan insanlar ise, komedidir. Soyluları konu alan
ve anlatı yoluyla taklidi seçen yazınsal biçim ise epiktir.
Genette, Aristoteles’de, önemli ulamların “nasıl” (drama ya
da anlatı) ve “ne” (soylular ya da sıradan insanlar) olduğunu
söyler: tür kavramı, Aristoteles’in Poetika yapıtının
sorunsalı değildir. Aristoteles’in Poetika’da ki sorunsalı,
Genette’ye göre şudur: Ne taklit edilmiş -yani içerik ne,
bilgi (logos) ne-? Nasil taklit edilmiş -yani kip ne, dilsel
yapı (lexis) ne-? Sonra, taklit, “mimesis”, hangi ortam aracılığıyla
iletilmiş: düzyazı mı şiir mi; yazı mı , tiyatro mu? Yani
biçimi ne taklidin? Genette’ye göre, Aristoteles’in sorunsalı
bu sorulardan oluşuyor; yapıtın lirik, epik ya da dramatik
olup olmaması, yani türünün ne olup olmadığı değil Aristoteles’in
kuramsal kaygısı.
Aristoteles doğru
okunursa, der Genette, “içerik” ve “kip” in birleşme olanakları
türleri belirler. Tür o yüzden değişkendir, sabit değil. Aristoteles’in,
tür diye adlandırdığının (trajedi, destan, güldürü), “2 x
2” bir matrisden çıktığını ileri sürer Genette.
| |
Kip
|
| Dramatik |
Anlatı |
| Nesne |
Olağanüstü |
Trajedi |
Destan |
| Sıradan |
Komedi |
Parodi |
Matrisin yatay
boyutunda, anlatış biçimi, kip -dramatik ya da anlatı-, dikey
boyutunda ise dilsel etkinliğin nesnesi, -olağanüstü ya da
sıradan- vardır. Soyluları konu alan dramatik yapıtlar trajedi
türüne, aynı karakterleri konu alan anlatılar ise destan türüne
girer. Sıradan kişileri konu alan dramatik yapıtlar ise komedi
türüne girer. Eğer mutlaka bir “dizge” yaratmak istiyorsak,
der Genette, Aristoteles, kendisinden sonra gelenlere göre
daha “özgürlükçü”dür tür tanımında. Genette’nin buradaki kaygısı,
Aristoteles’in yanlış okunduğu ve bu yüzden Avrupa edebiyat
kuramının sınırlayıcı ve kısıtlayıcı bir yol izlediği görüşünü
vurgulamaktır. Genette, post-modernizm ve yazın türleri kuramlarındaki
tarihsel ve maddeci yaklaşımlardan da ayırmak ister yalnız
kendi yaklaşımını. “Mutlak görecelik, yelkenli denizaltına
benzer; tarihselcilik tarihi katleder; dönüşümleri incelemenin
kendisi sürekliliği varsayar” der. Genette’ye göre, yazın
alanının evrimleştiği uzayda, tarihsel olmayan ve görece sabit
olan izleksel, kipsel ve biçimsel belirlenmişlikler vardır.
Bunlar, ortaya çıkabilecek örnekleri taşıyan bir hazine yaratır.
Fakat bu demek değildir ki, aradabir sürprizler, yinelemeler,
kaprisli davranışlar, ani değişimler ya da beklenmedik yaratıcılık
mümkün değildir.
Klasik dönemin,
romantikler ve romantik-sonrası dönemin, modernlerin, kendi
nedenlerinden dolayı, Aristoteles’i yanlış “anımsayarak”,
kip ve türü karıştırdıklarını savlar Genette. Edebiyatın,
estetik ve dilbilimsel özelliklerinin birbirine karıştırılmasıdır
bu. Lirik, epik ve dramatik, konu ve biçimin belirlediği türler
değil, kültürel ve tarihi özellik gösteren, ampirik (görgül)
pek çok türü (şövalye romanları, pikaresk, polisiye roman,
vodvil, v.s.) kapsayan, bu türlerin üzerlerini bir kemer gibi
örten, “baş” olan (“başrahip”teki baş gibi) türlerdir. Örneğin,
casus romanı 18. yüzyıl edebiyat kuramcısının düşünemeyeceğı
bir türdür fakat “baş-türler” (“archi-genre)’den çıkartılabilecek
bir sonuçtur. İleride çıkabilecek pek çok tür de şu anda bizim
düşünemeyeceğimiz örneklerdir. Genette, o yüzden, hiçbir bilinen
türün, en doğal ya da “ideal” olamayacağını savlar. Genette,
bütün bilinen yazınsal türlerin, alt-türlerin, üst-türlerin,
tarihsel verilerin gözleminden doğan bir ampirik (görgül)
sınıflandırmadan öteye geçemeyeceğini savlar. Tür üzerine
güzel bir kitabı olan Jale Parla’nın da, Don Kişot’tan
Bugüne Roman adlı kitabında dediği gibi, “Gerçekten de
yazın geleneğiyle hesaplaşmaya girişmiş yaratıcı yazarların
pek çoğunun okuma kontratı olarak gördükleri tür kurallarıyla
oynayıp bu kontratın maddelerini değiştirerek okuru şaşırtmaya
çalışmaları sık rastladığımız bir olgudur.”5
Genette’den alacağımız
ders, yazın kuramının, “tür” ve “kip”i karıştırma alışkanlığının
olduğu ve “ideal”, tarih ve kültürden bağımsız edebi türlerin
olamayacağı. Roman, yalnızca bir anlatı olmayacağı gibi, anlatıdan
türeyen bir biçim, hatta bir tür anlatı dahi olmayabilir.
Bu çerçevede, Enis Batur’un Acı Bilgi’sinin, bir “roman
denemesi” olarak adlandırılmasında, edebiyat türleri kuramı
açısından bir sorun yoktur. Genette, şöyle der: “Yazınsal
türler kuramı, hem çok eski hem de çok yeni bir ‘bilim’dir:
‘bildiği’ azbuçuk şeyi belki bazen unutsa daha iyi eder.”6 Acı Bilgi, bu tavsiye eşliğinde
okunmasında yarar olan bir yapıt.
Acı Bilgi’deki “ses”: Gez, göz, arpacık
Acı Bilgi’nin
yazarı, peteğe benzetiyor Acı Bilgi’yi. Parçalardan
oluşmuş bir bütün. Ya da, parçalanmış bir bütün. Nasıl tanımlarsak
tanımlayalım, parçalardan ayrı düşünülemeyen bir bütün; bir
bütünden bağımsız varolamayacak parçalar. Enis Batur’un yazı
serüvenindeki “parçalanma”lar ve “bütünlük” kaygısı, yukarıda
sözünü ettiğim gibi onun yapıtının (Kitab’ının?) anlamlandırılmasında
ağırlıklı bir yer tutar. Başkalaşımlar, Günebakanlar, İçbükeyler,
Eleştiriler, Denemeler, Seyahatnameler, Ansiklopedi, v.s gibi
bukalemunluklara sürekli kalkışan ve parça parça parçalara
bölünen yazar, Acı Bilgi ile, bence, “parçalanma” ve
“bütünlük” ikilisine ilk kez biçimsel bir çözüm buluyor. Bu
açıdan, bence, Enis Batur’un yazı serüveninde, biçimsel açıdan
önemli bir yer tutuyor Acı Bilgi. Parçalanma arttıkça,
artma eğilimi gösteren izlek yinelemeleri klişeleşme riskini
doğurabilirlerdi belki. Parçalanma, Acı Bilgi’deki
gibi estetik bir dizgeye, estetik bir birime dönüştüğünde,
“anlam”, organik bir biçime kavuşuyor. Belki de ilk kez, Enis
Batur’un şiir dışı serüveninde, izlek, konu boyutundaki parçalanmalar,
parçalanmanın kendisinin de bir izlek olduğunu unutmadan,
kendilerine yek bir biçim buldular: Petekleştiler. Hem bitişik
hem ayrı durdular, duruşlarına estetik bir etki yükleyerek.
Acı Bilgi,
yalnızca entellektüel açıdan dürtmüyor okuyucuyu. Hazin ve
melankolik bir ses (barok ve Bach bir ses?); edilgen değil,
sorgulayan, yazma istemine yatırılmış bir enerjinin çağlayan
hazin ve melankolik bir sesi olarak da duygulandırıyor. Bach’ın
fügleri, Klee’nin resmi başka ne nedenle oturmuş olsunlar
ki bu kitaba? Acı Bilgi’de ne kadar çok parçalara bölünürse
bölünsün yazar, sonuçta okurda tek bir ses, tek bir ruh halinin
etkisini yaratıyor.
Yazının, müzik denli, zamanın örten kumlarına dayanıp dayanamayacağını
soran, taşın kalıcılığına övgü düzen bir yazardan, ben, bir
sözcük-taş kopardım: “Gez, göz, arpacık”. Benim taş koleksiyonuma
eklendi bu üç sözcüklü taş. Acı Bilgi adlı kitap elimde
olmasa da, “gez, göz, arpacık” hep aklımda kalacağa benzer.
Enis Batur’un, yapıtlarından oluşan taş dizisine eklenen Acı
Bilgi’den benim, okuyucusunun çıkarıp kendi bellek-rafına
koyduğu taş.
Notlar:
1 Giovanni, N.
T., Halpern, D., ve MacShane, F., Borges on Writing,
E. P. Dotton & Co., Inc., New York, 1973, s. 46. Türkçe
çevirisi: Uyar, T., “Borges ve Yazma Üzerine”, İletişim
Yayınları, İstanbul, 1998, s.42.
2 Kundera,
M., The Art of Novel (Roman Sanatı), Faber and Faber,
1988, s.65.
3 Genette, G., Introduction à l’architexte, Seuil,
1979 -İngilizce çevirisi, The Architext, An Introduction,
UCP, 1992.
Genette, G., Nouveau discours du récit, Seuil,
1983 –İngilizce çevirisi, Narrative Discourse Revisited,
CUP, 1988.
4 Parla,
J., Don Kişot’tan Bugüne Roman, İletişim Yayınları,
İstanbul, 2000, s. 33.
5Genette, G., The Architext, An Introduction, (çeviren
J. E. Lewin),UCP, 1992, s.71.
|