|
ENİS BATUR'A GÖRE "ŞAİRİN HAYVAN YANI ÖNEMLİ"
İhsan Yılmaz
Enis Batur'un "tükenmez
kalem" olduğu artık bilinen gerçek. Son bir yıl içinde "Kanat
Hareketleri, lirik şiirler", "Cüz", "Başkalaşımlar XI-XX",
"Acı Bilgi, Fugue Sanatı üzerine Roman Denemesi", "Smokinli
Berduş, şiir yazıları" ve "Yazboz, Hurufi Elkitabı" yayımlandı.
Râbia Hâtun'un şiirlerini, İlhan Berk'in resimlerini, Selçuk
Demirel'in "Defter"ini okura sundu. NTV-Radyo'da "Şiir ve
Müziği" programını gerçekleştirdi, İnternet'teki Enis Batur
forumuna katkıda bulundu, Yapı Kredi Yayınları'ndaki görevini
sürdürdü. Onunla hem son kitapları, hem de hazırladığı yeni
kitaplar üzerinde söyleştik.
* "Özel Ansiklopedi"nizin
en yeni cildi "Yazboz". Bu kitapta yazı, yazın, yazar, okur
üzerine pek çok sorunun yanıtıyla karşılaşıyoruz. Bir yazı
felsefesi mi geliştiriyorsunuz? Otuz yıl içinde önünüze sıkça
çıkan sorulara mı eğildiniz?
*** Bir yazı felsefesi
için ipuçları getiriyor "Yazboz". Denemelerimde daha çok sorular
sormaya çalıştım ben, burada belki ilk defa, yanıtlar da geniş
yer tutuyor. Yazmak fiili, yazma edimi, yazı aygıtı ve araçları,
öteki kutbunda gördüğümüz okumak fiili ve okuma edimiyle koşut
biçimde gözden geçiriliyor bu kitapta. Öteden beri, hem yazarım,
hem de yazdığım üzerinde düşünürüm. Ya içeride olur bu, ya
da derkenarda, ayrı bir metinde gerçekleşir soruşturma. "Yazboz"un
çerçevesini geniş tuttum: Yazı tarihinden yazı aksesuvarlarına,
yazma sorumluluğundan okuma koşullarına pek çok kol açıldı
onbeş yıl içinde.
* Ansiklopedinizin
bir başka cildinde, bu yakınlarda yeni basımı yapılan "Gönderen:
Enis Batur"da, "mektup" olgusunu işlemiştiniz. Mektup yazmak
ve okumakla, şiir ya da roman yazmanın, okumanın farkları,
benzerlikleri sizce nedir?
*** Biribirilerinin
içinden geçen, ama çakışmayan iki alandan sözediyoruz burada.
Paralel dünyalar. Yazı, daha çok açık mektup sayılmalı. En
önemli sorun adresi tayin etmek, "gönderilen"i seçmek. Özellikle
de, yolunun başındaki yazar açısından. Kitaplarınızın alıcılarını
seçme olanağınız yoktur belki, gene de kurduğunuz büyük mektubu
doğru adrese göndermenin yordamını ararsınız: Üslûbunuz, dünyanız,
yaklaşımınız belirleyicidir. Bunun için şairin, yazarın kendisine
sorması gerekir: Benim "gönderilen"im kim, nasıl biri olmalı?
* "Yazboz", okurla
doğrudan söyleşen bir kitap zaten. Başka kitaplarınızda da
rastlanan bir özellik.
*** İkidebir vurgulamadan
edemiyorum: Yarısı "yazan"dan, öbür yarısı "okuyan"dan oluşan
bir yazı adamıyım. Okur, yazarın da okur olduğunu unutabiliyor.
Ben kendimdeki okuru tartar, yeri geldiğinde onu tartaklarım.
Onun için herhalde, beni seçmeyecek okuru uzaklaştırmak, kitaplarımdan
uzak tutmak istiyorum: Başkasına yazılmış mektubu okumak ayıptır!
Kimileri, "madem yayımlamışsınız, maruz kalacaksınız" diye
akıl yürütüyorlar. Gülünç bir doğru bu. Kitaplarımızın en
aciz yanıdır: Kitabevinde kendisine uzanan kişiye, "beni bırak,
başkasına uzan" demeyi beceremezler. Bu nedenle, arka kapak
metnini yazmayı genellikle üstlenir, okuru orada uyarmaya
çalışırım.
* Peki, "Smokinli
Berduş"ta topladığınız şiir yazılarınızı "Yazboz"dakilerden
ayıran yanlar hangileri? Ansiklopedinizin denemeleri ile yazınsal
denemeleriniz arasındaki ayrımı açabilir misiniz?
*** Bir kere, öznellik
açıları oldukça farklıdır. "Ben", bütünüyle devredışı kalamaz
şüphesiz, ama yazınsal denemelerimde daha geride durur. Bu
açıda kalındığında, okur profilinin değişebileceği görülür.
Bizim edebiyatımızda, pek çok şair şiir üzerine yazmıştır:
Nâzım, Orhan Veli, Necatigil, Berk, Turgut Uyar, Ahmet Oktay,
Cemal Süreya, Ebubekir Eroğlu... Şairin tasalarından biri,
şiirin çokyönlülüğüne, apayrı okunma biçimlerine açıklığına
dikkat çekmek olmuştur. Dünya edebiyatında da, şairlerin şiir
hakkında yazdıkları özel bir yer tutar. Bazı ülkelerin, dillerin
daha şanslı olduğu gözlemleniyor: Şiir üzerine şair olmayanların,
eleştirmenlerin ve bilimerlerinin yaptığı önemli çalışmalar
olduğunu biliyoruz. Bizim kültür ortamımız çok kısır bu bağlamda,
şairden daha fazla çaba istiyor uğraşı. Gülten Akın'dan, Küçük
İskender'in değneğinden, Lâle Müldür'ün çıkmalarından toplayabileceğimiz
nektar miktarını yabana atamayız. Öteki yakada, yarım düzine
Orhan Koçak'a gereksinmemiz var.
* "Smokinli Berduş",
sizin şiir anlayışınızı mı temsil ediyor, bir de kendi şiirlerinizle
ilgili gizli ipuçları barındırdığı söylenebilir mi?
*** Her iki gözlemde
de doğruluk payı bulunabilir. Burada da ayrım yapıyorum ama
ben: Doğrudan kendi şiir anlayışım, serüvenim ile ilgili yazdıklarımı
başka bir kitapta, "Seyrüsefer Defteri"nde toplamıştım. "Smokinli
Berduş"ta, Türk ve Dünya şiiri üzerine yaptığım okuma denemeleri
yanyana geliyor. O yazılarda da nesnel bir bakışaçısı egemen
değildir elbette, yazdığım şiirle okuduğum şairler arasında
ciddi ortaklıklar olması doğaldır. Gelgelelim, "Smokinli Berduş"ta
biraraya getirdiğim yazıları, daha çok okuma yelpazesinin
genişliğini, şiirin apayrı okunma biçimlerine açık olduğunu
vurgulamak için kaleme aldığımı söylemek isterim. Bir anlamda,
şiir dünyasının indirgenmesine karınca kararınca engel olma
çabasının ürünleri sayılabilirler.
* "Yazboz" ile
"Smokinli Berduş" arasında tamamlayıcı ögeler yok mu? Karşılıklı
bir bütünleşmeden sözedemez miyiz?
*** Yazdıklarımı
her zaman bir bütün olarak gördüm. Geniş bir yazı gövdesi.
Her parçanın ötekilerle görünür görünmez organik ilişkileri
sözkonusudur. Ses, Anlam, Yapı, İmge dörtgeni içinde bir yazılı
dünya kurmaya, oluşturmaya çabalıyorum baştan beri. Okunmamı,
izlenmemi güçleştiren etmenlerin başında, her kitabımın öteki
kitaplarımın içinden geçmesi geliyor. Bininci kez, "bu resmimin
ışığı başka bir resmimden geliyor" hikâyesini anımsatmak isterim.
Genç okurlarımdan birinin, İnternet'te, "Yazboz"un çözümleyici
parçalarına lirik parçalarını yeğlediğini belirttiğini gördüm.
Şüphesiz haklıdır, tercihlerinde özgür olacaktır. Ne ki, ben
her kitabımı 360 derece oluşturacak biçimde kurmaya özen gösteririm,
o zaman da yazının sorunlarını gözardı edemezsiniz. Bütünlük
saplantıları, hele bir de oylumlu, yayınık bir kitap dizgesi
kuruyorsanız, zapp'lanarak okunmanızı kaçınılmazlaştırıyor.
Yalnızca şiirlerimi, yalnızca denemelerimi okuduğunu söyleyenlerle
karşılaşırım örneğin. İşlerine karışamam. Ama, işime kimseyi
karıştırmam da: Bütünlük vehmime bağlı kaldım, kalacağım.
* Roman olup olmadığı
tartışma yaratan "Acı Bilgi" de başka kitaplarınızı bağlıyordu.
Neden onu gezi kitaplarından ayırdınız?
*** Birincisi,
gezi kitapları yazmıyorum ben. Onlar yolculuk kitapları. Ne
fark var iki yaklaşım arasında diyebilirsiniz, temel bir fark
görüyorum: Yol halini, yolcu olma koşulunu en geniş anlamıyla
deneyen bir yazının arayışı içindeyim. Sonunda bir tür "Seyahatnâme"
çıkacak ortaya tabii, gelgelelim "gezi edebiyatı"nın marjinal
bir örneği olsa olsa bu, bana kalırsa, daha çok bir yer değiştirmeler
anlatısı. "Acı Bilgi"yi dileyen yolcu-yazının bir durağı olarak
görebilir, öyle görüldü de. Bir dizi anlatı metninin ilki
o, devamının gelmesini beklemek daha doğru olur bence. Önümüzdeki
güz aylarında, ikinci roman denemesi, "Elma" yayımlanacak.
Sırada başkaları var. Edebiyat, bir alışkanlıklar ve yerliyerine
oturtulmak istenen tanımlar, kalıplar beldesidir. Sınıflandırmak
rahatlatır, güvence ortamı yaratır, sınırları çizer. Bense,
sınır ihlaline yatkın bir edebiyatçıyım.
* Söylediklerinize
bağlı olarak, "Acı Bilgi"yi "Amerika Büyük Bir Şaka" ile karşılaştırabilir
misiniz?
*** "Amerika Büyük
Bir Şaka"yı, bir New-York yolculuğu öncesi İstanbul'da kurmaya
başladım. Başlangıçtaki niyetime sadık kaldım: "Okumuş" bir
"ortalama Türk"ün kafasındaki Amerika'ya bakmaktı asıl derdim.
Bir yandan da, Kafka'nın "Amerika"sını gezecektim. Görebildiğim
kadarıyla kimsenin dikkatini çekmedi o ilişki, şimdi Baudrillard
yeğleniyor anlaşılan! Kitaba burada hazırlandım, orada yazdım.
Her gün, öğle sonrası kente çıkıyor, geceyarısı otele dönüyor,
sabah kalkıp masaya oturuyordum. Kısacası kent karşımdaydı,
içiçeydik. "Acı Bilgi"yi Paris'te yazdım, orada yazmış olmamın
en belirleyici yanı "odeon" kavramına dayanmamı sağlamasıdır.
Ama Antalya'da da yazsaydım, pek birşey değişmeyecekti. Herşey
kafamın, imgelemimin içinde gelişiyordu. Bir yolculuk sözkonusu
değildi, yolculuk sözkonusuydu orada. Anlatının asıl kahramanı
odur. Biz roman kahramanının insan olmasına alışmışız.
* "Elma"nın kahramanı
kim?
*** Gustave Courbet'nin
bir tablosu da diyebiliriz, meyvenin ta kendisidir de. Lichtenberg'in
ünlü, amansız aforizmasını bilirsiniz: "Kitap bir ayna gibidir,
önüne bir maymun oturursa elbette bir havarinin görüntüsünü
yansıtamaz". Siz benim söylediklerime bakmayın, benim kendi
kitaplarımla ilgili görüşlerimin önemi sınırlıdır. "Elma"
çıktığında, tıpkı "Acı Bilgi"de ya da öteki kitaplarımda olduğu
gibi, aynanın önüne kim, hangi donanım ve bakışaçısıyla oturursa,
o doğrultuda okumasını gerçekleştirecektir. Her yazın türünde,
okuryazarın bir alışkanlık eşiği vardır, çok ağır bir tempoyla
yerinden oynar o alışkanlık. Bizim roman anlayışımız, Karasu
ve Aktunç gibi birkaç uçörneği saymayacak olursak, XX. yüzyılın
ilk yarısının parametrelerine bağlıdır. Çeviri zorlukları
nedeniyle, 1950 sonrasının romanını, popüler örnekler dışında
tanıma olanağı bulamıyoruz. İnfante, Perec gibi tektük zorlu
kitap çıktığında, onları çizgidışı ürünler sanıyoruz. Peter
Weiss, Arno Schmitt, Claude Simon, Thomas Pynchon, John Barth,
Maurice Roche, Gadda, Gert Jonke, Guyotat gibi romancıları
kimse çevirmeye yanaşmıyor. Romanın geçirdiği önemli bir evrim
var oysa. Herkesin CD dinlediği bir dönemde 33'lük plâk üretmek
bana tuhaf görünüyor.
* "Yazboz"da da,
içinde yaşadığımız dönemin bu tür sorunlarına değiniyorsunuz.
*** Oldukça sınırlı
biçimde. Memet Fuat, benim yararcılığa, yararlılığa karşı
çıkışımı, edebiyat adamı için ciddi sakıncalar taşıdığını
ileri sürmemi yaptıklarımla çelişkili bulup, şefkatli bir
biçimde ikidebir kafama kakıyordu. Yazar olarak kaçındığım
yararcılığı yayıncı kimliğimle tam tersine üstlenmeye çalıştım.
Yayınına katkıda bulunduğum dergilerde, kitap dizilerinde
dünyaya pencereler açma çabasında bulundum hep. Ama yazarken,
Türkiye'nin çizdiği bağlama, o bağlamın sınırlarına her zaman
ayak uydurmuyorum.
* Kozmopolit yazar
konumuna, kitaplarınızın yabancı dillerde yayımlanışına önem
verdiğinizi sık sık belirttiniz.
*** Öyle. Biz Marquez'i
ya da Borges'i, Neruda'yı ya da Kavafis'i, dilimize çevrildikleri
için bunca benimsedik, bunu unutmamalıyız. Benim kitaplarım
son on yıl içinde yurtdışında yayımlanır oldu, ama baştan
beri kendimi dünyalı bir şair, bir yazar olarak gördüm, hazırladım.
Uzun bir süre "Batı öykünmecisi" sayıldım burada. Şiirlerim
hakkında Roma'da ya da İsfahan'da çıkan yazıları okuduğumda,
baskılar karşısında yarıyolda pısıp dümen kırmadığım için
kıvanç duyduğumu gizleyecek değilim.
* Hep şiirleriniz
çevrildi, yanılmıyorsam?
*** Bu yıla kadar
öyleydi. Sonbaharda, üç düzyazı kitabım birden çıkıyor Fransa'da:
"Kesif" MEET yayınevinde, "Acı Bilgi" Actes Sud'de, doğrudan
doğruya Fransızca yazdığım "Cinlerin İstanbul'u" Fata Morgana'da
yayımlanacak. Türk Edebiyatı, geçmişe oranla daha hızlı açılıyor
yabancı dillere, son yıllarda. İhsan Oktay Anar, Latife Tekin,
Ahmet Altan, Tanpınar, Yusuf Atılgan peşpeşe yayımlandılar
örneğin. Yazarımızın perspektifini değiştirecektir bu gelişmeler.
* Söyleşimizin
ana konusunu sona bıraktım. Şiir ve şiirleriniz üzerine soracaklarım
var. Geçen yıl, "Kanat Hareketleri"ni okura sundunuz, 1993-1999
döneminde yazdığınız lirik şiirler. Sonrasında, çeşitli dergilerde
soneleriniz yayımlandı. Düzyazılarınız konusunda türlerarası
bir boyut tutturduğunuz yazıldı. Örneğin Hulki Aktunç o kanıda.
Şiirinizde, tersine, daha klâsik bir seçim içinde değil misiniz?
*** Şiir, öteki
yazın türlerine oranla çok daha süratli biçimde modernliğin
sularına açıldı. Geçen yüzyılın ikinci yarısında alınan mesafe
başdöndürücüdür: Baudelaire-Mallarmé-Rimbaud-Lautréamort dörtlüsüyle.
XX. yüzyıl Apollinaire ile, Fütüristler ile açıldı, Cummings'e
ve Zukofsky'ye ilk yarıda gelindi. Bu atak, sökücü şiir yazısı,
bir noktadan sonra kaynaklara dönüş özlemi yarattı. Rilke'yi,
Perse'i, Char'ı düşünelim. Günümüz şairi, hâlâ, bu iki akıntı
arasında binamaz konumunda duruyor. Bir tarafımız, arsız sarmaşık
gibi uçvermeyi sürdürüyor, bir tarafımız köke bağlantılarını
tarıyor. Son dönemde, bir ölçüde kökler ağır bastı bende:
Karacaoğlan başta olmak üzere türkü-şarkı geleneği, Petrarca
sonrası şiir ve musikîsi oldukça klâsik bir damar çıkardı
ortaya.
* Soneler de bu
ilgiden doğdu herhalde?
*** Sone, her dönemde
şairleri ilgilendirmiş bir form. Oktay Rifat terimden şikâyet
eder, ama sone kalıbına kapılmadan edemez. İlhan Berk de.
Epey, filoloji çalıştım geçen yıllarda, bir çerçeve nasıl
genişleyebilir, bunu denedim, deniyorum. Ses-Anlam itişmesi,
kovalamacası, biribirilerine katlanma eşikleri heyecan verici.
Dünya edebiyatında, Berryman ya da Roubaud gibi çağdaşlarımızın
ürpertici güzellikte sonuçlar aldığını görüyoruz. Türkçe,
başka dillerde rastlanması güç olanaklar getiriyor. Halkalar
halinde açılmaya çalışıyorum, karanlık bölgelere sokulmak
istiyorum. Aslında şairi yalnızlaştıran bir uğraş bu.
* Neden? "Kanat
Hareketleri" örneğin, yankı toplayan bir kitap oldu.
*** Okurun bulduğuyla
sizin aradığınız her vakit çakışmaz. Ekran çağı herşeyin olması
gerektiğinden hızlı biçimde okunmasına yol açtı. Şiir bu duruma
en az tahammül gösterebilecek ifade alanlarından biri. Milton'ı,
Gongora'yı, Maurice Scéve'i ya da Ronsard'ı bugün okuyabilmek
için hayli çaba harcamak gerekiyor. Onlarla söyleşen çağdaş
bir örnek, daha da çaba istiyor. Gene, "ah! kimsenin vakti
yok ince şeyleri anlamaya" hikâyesi.
* Hep merak ettiğim
bir konu var. Bu kadar bilgi sahibi olmak, yaratıcılıkla çelişmiyor
mu?
*** Bilgi dediğiniz
nedir ki? Her durumda eksik, kısıtlı olan birşey. Kişi, ne
yapıp edip, işinde irrasyonelin, ani ve belirsiz olanın, ham
ile olgun arasındaki dengenin payını korumalı. Şairin en önemli
yanı bilge yanı değil hayvan yanıdır.
* Böyle bitirelim
mi?
*** Bitirelim.
Bundan sonrasına söz zor yetişir zaten.
|