Arşiv / Mayın Tarlası
 
 
 
 
 
 

Ayak Tırnağı

“Shoah”yla yaklaşık bir yıl boyunca koyu biçimde ilgilenmemi, ondört hafta süresince öğrencilerimle “konu”nun olabilecek bütün uçlarına sürüklenmemizi, Claude Lanzmann’ın yedi saat yirmi dakikalık belgesel filmine borçlu olduğumu saklayacak değilim: Bugüne dek karşılaştığım en etkileyici, etten tırnak kopartıcı tanıklık çalışması kesinkes odur — hâlâ nasıl konuşulabilir, anlayamıyorum.
İşleyiş başkalarında kimbilir nasıldır, ben, böyle bir durumda, daha fazlasını istiyorum. İşin inandırıcılığına ilişkin bir şüphe duyduğum yok, bundan öte inandırıcı kanıt mı olur: Oradaymışlar, güç belâ anlatıyorlar: Kamera karşısında konuşmaya iknâ edilmesi zaman almış o berberin — sözgelimi. İçim yeterince kanırtılmadığından da değil, asla mazohist olmadım ben. Bilmek, öğrenmek istiyorum olabildiğince: Çünkü kavramak, anlamak istiyorum; anlaşılabilir’in sınırlarından büsbütün taşılmış olduğunu hemen farketmekle birlikte.
Raul Hillberg’in araştırmaları, Primo Levi’nin metinleri, Resnais’nin filmi, Fautrier’nin resimleri, Steve Reich’ın müziği: Çukura bundan daldım. Dört bir yana uzandım. Toplama ve taşıma mekanizmalarını didikledim, uzun uzun kamp topografileri üzerinde çalıştım ve dağılım planlarını inceledim, geniş coğrafyada intikam duygusunun ve ihbar etme güdüsünün nasıl kabardığına dikkat kesildim. Sayfalarla görüntüler, sayılarla fiiller ve sıfatlar imgelemimde üstüste bindi, bundan kaçınamadım — kaçmayı, uzak durmayı sevmem ben, mutlu ama umutsuz olmayı üstüne giderken öğrendim.
Zaman geçiyor, herşey usul usul yerliyerine oturuyor, parçalayıcı tablo zihninizde tamamlanırken, bütünü adına parça sözalıyor, olup biteni simgeliyor:
Kamp yaşantısının ayrıntıları üzerinde durulurken, o amansız son bölgeye ilişkin handiyse anlamsız bir soru, merak tuhaftır, ötekileri yararak bir anlığına öne çıkıveriyor: Peki, kesici hiçbir âlet bulundurulmuyorsa, ayak tırnaklarını nasıl kesiyorlardı?
Kamptakilere çorap verilmezdi ve ayakkabıları olması gerektiğinden küçük olurdu. Günboyu çalışan, yürüyen birinin ayak tırnakları uzayamaz, ayakkabının iç burnuna sürte sürte erirdi.
Primo Levi, yıllar sonra, çocukları bile dinlemek istemediği için toptan susmayı seçmiştir.