|
Bakışma
Her gün eve, Kalıpçı Sokak’tan geçerek ulaşırım. Giriş
katlarında çoğu ufak, mütevazı dükkânlar vardır: Berber,
emlâkçı, çiçekçi, bir kırtasiyeci, bir elektronik araç
onarıcısı peşpeşe, karşıkarşıya, kendine özgü mantığı
olan bir tesbih gibi önümde dizilirler.
Aralarında en fakiri, sokağın cami tarafına yakın ucunda
yıllardır görmeye alıştığım, sessiz selâmlaştığım manavdı.
Yaşlıca, siyah gözlü (böyle diyorum, çünkü bu kadar
koyu renkli göz pek az gördüm) manavın dükkânı on metrekareyi
aşmaz; ne zaman alışveriş için uğrasam aradıklarımı
bulamamışımdır: Öylesine az “mal” bulunur orada. Elim
boş çıkmaya içim elvermez, evde olduğu halde, hiç değilse
limon, yeşil biber, maydanoz alır çıkarım — işini nasıl
döndürdüğünü anlayamamışımdır.
Sonunda olan oldu işte: Bir seferinde baktım, başka
bir dükkân açılmış o gedikte, tanımadığım yüzler dolaşıyor
câmekanın arkasında, cep telefonu ve benzeri şeyler
satılan bir işlik var orada. Ruhumda bir boşluk belirdi
o an.
Birkaç gün geçti aradan. Şakayık Aralığı’nda gene trafik
sıkışıklığı yaşanıyordu, ağır ağır ilerliyordu taşıtlar.
Yolun solunda, cami bahçesinin demir parmaklıklarının
dayandığı kaldırımın kenarına park etmiş arabaların
arasında gözüme ilişti manav. Beyaz, besbelli elden
düşme bir minibüs almış, arka kapısı yukarı doğru açılanlardan;
sekiz-on tahta sandık koymuş dibe, sebze ve meyvelerini
özenle yerleştirmiş; bir köşeye ilişmiş, bekliyor.
Bakışlarımız karşılaştı. Ne kadar sürer bu türden bir
karşılaşma bilmiyorum, iki saniyeyi aşar mı iki ayrı
bakışın odaklarının oluşturduğu eksenin geçerli kalış
vakti, bilmiyorum, bütün bildiğim yazsonu ve güz geldi
geçti, kış indi ve bir daha yolun o yakasına bakamadım:
Ağır, kemirgen bir duygunun izi kaldı bende, o bakışmadan
—
bir yara yerinin, kapandıktan nice sonra, havalar soğuduğunda
kendini hatırlatan uzak sızısı.
|