Arşiv / Mayın Tarlası
 
 
 
 
 
 

Devran

Dinler çağırır: Ezan sesi, çan sesi. Ben ezanın, hattâ Kur’an’ın çevrilmesi gerektiğini düşünenlerden değilim — müminler için. Anlamı kurcalamak ancak şüpheyle bir tutulabilir, iman sözkonusuysa kabul yeterlidir. Ezanın her ülkede ayrı bir dilden okunması, çan yerine, duruma göre, farklı “enstrüman”lar kullanılmasını önermeye benziyor.
Bir çalgı mı peki çan, evet bir çalgı. Sinema sanatında beni en derinden etkileyen öykülerden, anlatı kesitlerinden biri, Andrey Rublov’daki çan yapımı epizotu olmuştu. Sonradan, erişebileceğim çanlara erişmeye çalıştım, en son Provins’teki çan kulesine tırmandım Samih’le, korkunç bir ayazdı, dokunacak olsam belki de elim yapışabilirdi o tunç kütleye. Sonra farkettim: Foucault’nun Sarkacı’nın bir bölümünde Eco da Provins’e uğruyor, çanı görmüştür herhalde.
İrili ufaklı çanlardan oluşacak büyük bir orkestraya dünyanın dörtbir yanından zangoçlar çağrılabilirdi: Toledo’dan, Rouen’dan, Leipzig’den, Bratislava’dan, Petersburg’dan, Athos’tan, Heybeli’den, yeni kıtadan ya da Sydney’den. Çalma teknikleri ne ölçüde benzeşirdi acaba?
Yeryüzünün en iyi müezzinlerinin katılacağı, sözalacağı, söyleme teknikleri üzerinde tartışacağı bir toplantıyı baştan uca izlemek isterdim. Günümüzün büyük tenor, bariton ve baslarının, ses mühendislerinin, sesbilimcilerinin de buluşacağı bir ortam olmalı bu: Olabildiğince ayrıntılara inilmeli, ayrılma ve birleşme noktaları belirginleşmeli.
Bütün hemşerilerinin dinsiz olduğu bir kent olduğunu sanmıyorum, yeryüzünde. Demek ki, nereye gitsek, çağrıyı duyacağız. Alıp almamak ayrı, benim burada sorunum kulak kesilmek daha çok.
Hangi kentlerde uyumlu bir orkestrasyon gerçekleşiyor, hangilerinde başıbozukluk egemen?
Bana oturduğunuz, içinde yaşadığınız şehrin çağrılarını dinletin: Nasıldır devranınız, söyleyeyim.