|
Günler ve İşler
Penceremin dışındaki siyaha boyalı demir parmaklığın
üzerine, tam bakışımın hizasında, bir parmak kalınlığında
bir mavilik düşüyor: Kış sabahının, beş katlık bir binanın
dibindeki avluya inen ilk ışığı.
Şiir oradan başlar. İster düzyazıyla yazılsın, ister
resim diliyle; ister, bir sonatın ilk notalarını oluştursun,
ister bir düşünsel alıştırmanın önkıvılcımını yaratsın,
o uçuk mavi leke herşeyin başlangıcı sayılır.
Hesiodes’in “Günler ve İşler”ini çok sevdiğime daha
önce değindiğimi anımsıyorum.
Yaşamı en yalın çizgilerle özetleyen sözcük ikilisi
odur, bana kalırsa. Günler geçer, birtakım işler yapılır.
İş diyorsam, akla hemen büyük işler gelmesin: Sabah
kalkıp çiçekleri sulamaktan, gece yatmadan perdeleri
çekmeye gidiyorum. Kimileri araya büyük işler sokmayı
başarır, kimileri daha yalınkat bir boyutunda kalır
hayat akışının.
Nereden bakılsa, bir biçimde başlar Gün. Bunun, kömür
karası bir demir parmaklığın üzerine düşen ince mavi
ışık dilimi olmasının ilk bakışta kimseye yararı dokunmayacakmış
gibi gelebilir, ben diyorum ki, tam tersine, bu farkediş
başka dikkat kesilmelerin önünü açabilecek türdendir.
İlle de ilk ışık, ilk renk görülecek diye birşey yok
şüphesiz, Gün’e ayık başlamak için.
İlk ses de olabilir bu: Sesler, nasıl olsa görüntüleri
doğurur, besler.
İlk kokuyla da yola koyulabilir Gün.
İlk temasla, dokunuşla da.
Elinizin altındaki kumaşın dokusundan başlayabilirsiniz
günlere ve işlere, yanınızdakinin saçından çıkabilirsiniz
uzun yola.
Uyanır uyanmaz uzağın çağırdığı olur.
Bana tütünün tadı, dumanın biçimi seslenir en çok. Nefsim,
sık sık, hemen bir nefes ister.
İlk ışığı, rengi ondan sonra görebilirim.
Pencerenin dışındaki mavi, parmaklıktan öteye uzanmaya
başladığı an,
bininci kez,
kahvenin kokusu tırmanıyor merdivenden, onu doğuran
şiirine ekleniyor kafamda, bininci kez, Saint-John Perse’in.
|