|
Hikâye Dikmek — Kendi Kendinin Terzileri
Ece’nin ölümünü izleyen haftaydı, Ömer Uluç’la oturmuş,
“Tahta Troya”yı yazdığım dönemde (1978-79) giriştiğim
dipsiz arayışa ve hangi yöntemle çalıştığıma ilişkin
konuşuyorduk, bir öğle sonrası. Ona, kaba hatlarıyla,
uyguladığım ‘yapısöküm’ü gerçekleştirmek için sayısız
metinle didişmek zorunda kaldığımı, ilk “iz”lerle karşılaştıktan
sonra arayış çerçevesinin zihnimde yavaş yavaş oturduğunu
aktardım.
Bir tür ‘kolaj yapımı’na dayanıyordu Ece’nin özellikle
“Bakışsız Bir Kedi Kara” ve “Ortodoksluklar” dönemindeki
şiir yazısı: Okurken kesiyor, yazarken yapıştırıyordu.
Zorlu iştir kolaj, herkesin doğru sonuç alacağı işlemlerden
değildir.
Protopop Avvakum’dan, İbnülemin’den, Metin And’dan ya
da Gazimihal’den çekip çıkardığı parçaları biribirilerine
eklemleme biçimine değinirken Ece’nin, bir aşamada gözleri
parladı Ömer’in:
Sevim Burak’la, Afrika dönüşü, Kuzguncuk’taki eve yerleştiklerinde,
Sevim “Yanık Saraylar” üzerinde çalışıyormuş. Bir gün,
çat kapı Ece gelmiş eve. Sevim’in salon perdesine sayısız
küçük kâğıt parçasını iğnelerle tutturarak hikâyesini
kurmaya çalıştığını görünce nutku tutulmuş, Ömer’in
dediğine bakılırsa, saatlarca bu tablonun karşısından
ayrılamamış.
Ece’nin, Sevim Burak’ın öyle çalıştığını bildiğini biliyorum.
“Yanık Saraylar”da da, Ece’nin şiirlerinde olduğu gibi,
iç ve dış malzeme içiçe geçmiştir — özellikle Tevrat’tan
geniş çapta yararlandığını söyledi Uluç. Modayla, mankenlikle
uğraşmıştı bu hikâyecimiz; ama ne dikiş dikmeyi bilirmiş,
ne herhangi birşey örmeyi. Bereket yazı örmeyi, hikâye
dikmeyi çok iyi öğrenmiş.
Bana öyle geliyor ki, o gün Ece’nin büyülenme nedeni,
kendi biricik saydığı dikiş tekniğinin alabildiğine
özgün bir değişkenini karşısında görmüş olmasından kaynaklanıyordu.
Çıkış noktasını Sevim’in bir defter gibi kullandığı
salon perdesine bakarak bulmuş olduğunu sanmıyorum.
Ama, kimbilir.
|