|
Kurander
Çocukluğumda beni hemen girdabına almış, uzaklara doğru
sürüklemiş kelimelerin arasında “kurander” ayrı bir
yer tutardı. Hemen hep kadınlardan, ailemin kadınlarından
duyduğum o sözcüğün “cereyan” ile eşanlamlı olduğunu
kavramakta gecikmemiştim. Ne ki, “cereyan”ın da tam
ne olduğunu seçemiyordum; anlayabildiğim kadarıyla,
iki pencere karşılıklı açık olduğunda, sıcak günlerde
açık pencereyle açık sokak kapısı arasında hava dolaşmaya
koyulduğunda beliren ‘birşey’di bu: Havanın kendisi
değil de, sanki teninde, görünmez etinde harekete geçen
ve dokunduğu gövdeyi birdenbire çarpan, etkileyen özel,
tuhaf bir cindi “kurander”. Yıllar geçti, onun “courant
d’air” olduğunu; bizim dilimize başka bir dilden okunduğu
gibi geçen, geçerken de hiç değilse beni ezgisiyle çarpmayı
bilen hava akımının düz karşılığı olduğunu öğrendim,
büyüsünün o anda azalmasına çaresiz izin verdim. Daha
da yıllar geçti. Sıcak bir temmuz günü, avluya bakan
bir odanın açık penceresi önündeki masamda oturmuş bir
kelimeyi, daha doğrusu bir cümlenin akışı içinde, belli
bir noktada gereken en doğru kelimeyi aradığım sırada,
sokağa bakan odanın açık penceresinden içeri süzülen
akordeon sesi beni geldi vurdu, aradığım kelimeden uzaklaştırdı,
yarıda kalmış bekleyen cümlemden koptum ve bu defteri
önüme çektim: Çalgının körüğü kapanıp açıldıkça sesler
savruldu boşluğa, yarıda kalan cümlemin son hecesinden
yola koyulan yeni, uzun bir cümle çizildi havada, bir
çalgının çıkardığı sesler kelimelere dönüşür mü, dönüştüler,
kelimeler yanyana dizildiklerinde yer değiştirebilir
ve açık bir pencereden içeri dalarak, selim huylu bir
cin gibi insanı hafifçe çarpar ve sallayabilirler mi,
çarptılar ve salladılar, tanıyamadım sesin sahibi kimdi,
anneannem ya da büyük teyzem mi, akordeon sustu, hava
durdu, bıraktığım cümleye o gün dönemedim.
|