|
Meçhûl Başyapıt
Stendhal’ın günlüğünde rastladığım bir cümleyi, derdi
gücü görünmek, özünde tek tasası isim yapmak olan yazarlara
ekşileşmek uğruna bir metnimde kullanmıştım: “Kütüphaneler
özellikle, başka yerde bulunamayacakları için kaybolacak
kitaplar için yararlıdır”.
Oysa, içtenlikle düşündüğümde, artniyetsiz baktığımda,
doğru bulmuyorum bu cümlenin içerdiği saptamayı ben:
Kütüphaneler, pekâlâ, onların raflarında kısa, uzun
ya da sonsuz bir beklemeye alınmazdan önce görülmeliyken
bir biçimde görülememiş yapıtları da içerirler. Lautréamont,
örneklerden yalnızca birisi: Aragon mu Breton mu, ikisi
birden mi, yoksa bir üçüncü mü bulup çıkarmıştır ortaya
“Maldoror’un Şarkıları”nı tam bilemiyorum, ama onlar
kendisine ulaşasıya, yaklaşık yarım yüzyıl boyunca beklemiş
durmuştu orada, Lautréamont’un kitabı.
Blanchot’nun modern yazı/n bağlamındaki en kanırtıcı
denemelerinden biri saydığım için ikidebir anmaktan
kendimi alıkoyamadığım “Joubert ve Uzam” başlıklı metni,
yayımlanmamış ama yazılmış kitaba farklı bir açıdan
bakmama yolaçmıştı: Henüz okunmadığı, doğru ele ulaşamadığı
için açığa çıkmamış, belki daha uzun bir süre açığa
çıkamayacak, belki hiç göze çarpmayacak bir başyapıtın
yazılmış olmasını hiçbir biçimde “olanaksız”ın kapsamında
göremeyiz sanırım.
Kimileri, görülmemiş, dolayısıyla onaylanmamış bir başyapıttan
değil bir başyapıt, yapıt olarak bile sözedilemeyeceğini
savunacaktır. Öylesine yanılmışlardır ki toplumlar,
insan toplulukları, onların onayını denektaşı saymak
benim gözümde bir anlam ifade etmiyor.
“Yitmiş Zamanın Peşinde”, bir kütüphane’nin yazma bölümünde
yapayalnız bekliyor olsaydı, “iç statüsü” değişir miydi?
Bu soruyu, Proust’un okunarak, okunduğu için, okundukça
kazandığı imlem alanına bitiştirmek bir yargı yoludur
şüphesiz; gelgelelim, hiç değilse beni kandırmıyor o
yol: Henüz kimse öyle nitelemiyor olsa da bir elyazmasını,
basılmış ama görülememiş bir kitabı, o öyledir — diye
dayatıyorum işte.
|