|
Suflör
Kaktüsüm öldü. Birkaç yıldır, salonun bir ucunda çöl
şakası gibi duran o bitkinin başına birşey gelmiş olmalı
ki, bir gün, çıplak ayak yürürken sert dikenlerinden
birine basınca farkettim: Gövdesi delinen, o an ölüme
yatan her kaktüs, diken fırlatarak son sesini çıkarır.
Dilbaz bir ilişkimiz vardı zaten. Pek çok insan konuşur
bitkileriyle evde, bilirkişiler onların sevgi dolu,
sıcak sözlerden olumlu yönde etkilendiklerini ifade
etmiştir. Benim, kaktüsümle kurduğum diyalog, bu kelimeyi
boşyere seçmiyorum, karşılıklı konuşma esasına dayanıyordu.
Şüphesiz onu seslendiren bendim, ama kurduğu cümleleri
sanki başka bir dilden bana önceden ‘sufle’ ediyordu.
Bir tiyatro terimi olarak yabancı bir dilden bizimkine
sıçrayan o sözcük, geniş bir anlam alanına dayanır:
Rüzgâr için kullanılan bir fiildir aynı zamanda, tiyatrodaki
‘fısıldayarak iletmek’ anlamının altında nefes, soluk,
soluk soluğa kalmak, son soluğu vermek gibi kullanımlar
da bekler. Bana hep birşeyler fısıldayan kaktüsüm, son
soluğunda adımı üflemiş olmalı diye düşündüm o gün,
canım daha da yandı.
Seslenen, konuşan, kendini bir biçimde ifade eden her
canlı, karakterinin temel özelliklerini açığa çıkarır,
huyunu suyunu eleverir. Benim kaktüsümün sevimli ama
hırt bir karakteri olduğuna inanırdım. Pencereye yöneldiğimde,
ayartıcı bir sesle, iğneli başını okşamamı istediğinde
aldanıp kaç kez elimi uzatacak olduğumu anımsıyorum.
Yüzünde melûn bir ifade yerederdi eve biri konuk gelmişse:
Hayatı pahasına, koltuğa sıçrayıp onun altında beklemeyi
aklından geçirdiğini düşündüren hergele bir ifade.
Kaktüsüm öldü. Günlük hayatımdan, kendim yarattığım,
seçip aldığım bir renk silindi. Daha önemlisi, gitgide
diyalog kurma güçlüğü çeker olduğum bir yaşta, anlamlı
bir partöner yitirmiş olmam.
Bir suflör aranıyor.
|