|
Tuz
O yıl sabahçı oldum. Haftada dört gün, okuldan çıkıp
eve geliyor, öğle yemeği sonrası, kumaş kılıfında bekleyen
mandolinimi alıp, yürüme mesafesindeki bir evde, İstasyon
Caddesinin üzerinde oturan musikî öğretmenime gidiyordum.
Sonbaharda başladı derslerim, kış ve ilkyaz boyu sürdü.
Dersin ilk yarısını, salondaki piyanoda solfej öğrenerek,
nota defterine çiziktirerek geçiriyor, ardından mandolini
kılıfından çıkarıp düzayak, yalın ezgi parçaları üzerinde
yoğunlaşıyorduk. Piyanonun tuşlarını, onlara dokunmayı
çok seviyordum; ama özgürce üzerilerinde koşmama engel
oluyordu öğretmenim: Dolgun parmaklı iri elleriyle ikidebir
beni durduruyor, parmaklarımı nasıl açacağımı gösteriyordu.
Mandoline sıra geldiğinde güleceğim tutuyordu: Kendi
boyuma posuma uygun o çalgının bir benzerinin karşımdaki
adamın kolları arasında kayboluşunu gören herkes aynı
duyguya kapılabilirdi. Mandolinin tellerini sevmiyordum,
parmakuçlarımda derin, kalıcı bir acı hissediyordum,
doğru noktaya basmak, bir noktadan ötekine doğru sıçramak
için çaba gösterdikçe. Öğretmenim sabretmem gerektiğini,
parmakuçlarının yakında nasır tutacağını söyledikçe
ürküyordum, sanırım ayaklarımda oluşmuş nasırlardan
enikonu çektiğim için. Yılın sonuna doğru küçük bir
resital verecek ölçüde ustalaşmıştım mandolinde. Biraz
utanıyordum yanılmıyorsam; koskoca okulda dört öğrenciydik
mandolin çalan, öbür üçü kız çocuklarıydı; birlikte
haytalık yaptığım arkadaşlarımın derse giderken beni
alaya aldıklarını anımsıyorum. Piyanoda işler tersine
dönmüştü. Solfej çalışmalarımız, nota okuma seanslarımız
ağırlaştıkça seslerden soğumaya başladım. Araya yaz
girdi. Babamın zorlamasıyla her gün birkaç dakika, isteksizce
mandolinimle birşeyler çalışmakla yetiniyordum. Sonbahar
geldi ve kendimi bir kez daha öğretmenimin salonunda
buldum. Sıcakkanlı eşi arada bisküvi ve sütlü kahve
ikram ederdi. İyice zor parçalara geçtik mandolinde,
ilk kez o kış, odamda, kendi kendime başıboş, kimsenin
bana öğretmediği, bir yerlerden duymadığım, ola ki içimden
duyduğum ezgiler çalmaya koyuldum. Bunun ne anlama geldiğini
o zamanlar kavrayamamıştım. Öğretmenimin bana son öğrettiği
kısa bir parçaya düpedüz tutulmuştum; onbir yıl geçti
aradan, bir cumartesi Bilge’yle konsere gittik, her
zamanki gibi en arka sıraya oturduk salonda, programın
ikinci yarısı Vivaldi’ye ayrılmıştı, birdenbire o ezgiler
boşluğa karışınca kanım dondu sandım, parmakuçlarımda
kendiliğinden derin bir sızı başladı, iyice sıktım dişlerimi
ama başaramadım.
|