|
Kir
İki yıldır, Üniversite’deki “ders”im bir tür”yazı atölyesi”ne
de dönüştü. Önceki yılın rekoltesi, Yol-cu-luk yakında
kolektif bir kitap olarak okur önüne çıkacak; geçen
yılki rekolte ise, Kitap-lık dergisinin yaz sayısının
dosyasını oluşturdu: “Otel”de, öğrencilerimin metinleri
yeraldıydı.
“Otel”le ilgili bir değinme, bir de mektup, konuya dönmeme
yolaçtı. Değinme Akatalpa’nın son sayısında, Ayşegül
İzmirli’nin sürekli köşesindeydi, benim gözümden kaçmış
başka bir değinmeden hareket ediyordu yazar: Nasıl olur(du)
da, “Otel” gibi bir konu başlığı altında, Madımak yangınından
sözetmezdim? Ayşegül İzmirli bile, beni savunduğu yazısında,
bunu “elitist” oluşuma bağlıyordu.
Ankara’dan gelen Erdoğan Mura imzalı mektup, Nuri Pakdil’in
Otel Gören Defterler anabaşlıklı, şimdilik beş kitaptan
oluşan dizisini gözden kaçırmış olmamı yadırgadığını
belirtiyordu: Ben ki Pakdil’i değer verdiğim yazarlar
arasında özel bir yere koymuştum, nasıl olur(du) da,
bu diziyi ıskalardım?
Geçen yılki dersimin konusu olarak “Otel”i seçmemin
birden fazla nedeni olduğunu söylemeliyim. Bir önceki
yılın temasına eklemlemek amacıyla yoğunlaşmamıştım
yalnızca, oteller üzerinde: Bir yandan da, modernitenin
tipik topografik özelliklerini içinde barındırdığı için
böyle bir seçime gitmiştim.
Bazı yapıtlar üzerinde metin okumaları gerçekleştirdik
öğrencilerimle: Tomris Uyar ve Salinger’ın birer öyküsü,
Edip Cansever’in şiirleri, Yusuf Atılgan’ın romanı gibi.
Salâh Birsel’in, Füsun Akatlı’nın, Safiye Erol’un, başkalarının
yazılarına uğradık. Pek çok metni çentikledim, “okuma
listesi”ne kattım: Onların arasında Nuri Pakdil’inkiler
de vardı.
Bazı otellerin üzerinde somut olarak durduk: Pera Palas
(ve yazarları), Hotel Chelsea (ve şairleri, sanatçıları),
Madımak (ve tragedyası).
Şimdi düşünüyorum: İçeriğini bilmedikleri bir dersin
içeriğini insanlar neden, neye dayanarak yargılıyorlar?
Bu sorgusuz sualsiz infazın altında bekleyen duygu hangisi?
Yanıtını da kendileri versin bir zahmet.
Gündelik yaşamımın, Yaşam’ımın büyük bir bölüğünü okumaya,
araştırmaya, düşünmeye, yazarak ve(ya) ders vererek,
yayınlar ve(ya) kültür etkinlikleri hazırlayarak, kısacası
üreterek ve paylaşarak geçiriyorum çeyrek yüzyıldır.
Onun için de, topladığım duygunun yarısının nefret olması
bana doğal ve kaçınılmaz geliyor. Bu duruma yılların
içinde alıştım; arasıra canım yansa da, genelde aldırış
etmemeyi öğrendim.
Buna karşılık, kabul etmediğim birşey var: Kültür alanında
hiçbir ürün ortaya koymayan, hiçbir sorumluluk üstlenmeyen,
kısacası hiçbir boka yaramayan bir takım kişilerin,
yapılan herşeyi karalamasına “meydan verilmesi”.
Onların işi, işlevi, görevi bu: Madem ki birşey yapamıyorum,
yapılanları kirletirim.
Kirse, bizim dünyamıza çöküyor o kir.
|