Arşiv / Mayın Tarlası
 
 
 
 
 
 

Okuryazar Günlüğü

Tomarla kâğıt, pusula, not durur dosyalarımda; yılların içinde, çeşitli vesilelerle düşülmüş özünde uçucu satırlar. Biriktirdim mi onları, kendiliğinden biriktiler mi? Biraz biri, biraz öbürü. ‘Bu Kalem’ dizisinden bir kitapta bir gün işe yarayabilirler duygusuyla, düşüncesiyle kenarda beklerler. Birinin varlığını anımsayıp aramaya kalkışacak olsam, çoğu kez boş çabaya dönüşür, bulamam. Bu sefer tam tersi oldu nasılsa, bakayım dedim, kâğıt parçasına ulaşıverdim:
“13 Kasım 1989 tarihli Güneş’in ilk sayfasında yeralan “Picasso, arkadaşlarının eşlerini ayartmayı severdi” başlıklı haberde biriki tuhaflık göze çarpıyor. Apollinaire’in (ki adı metinde yanlış yazılmış), Nusch’la (ki adı metinde yanlış yazılmış) evlenmiş olması biraz güç görünüyor: Apollinaire 1918’de öldü; Eluard’ın ikinci eşi olan Nusch ise 1911’de doğmuştu.”
O sıralar Güneş gazetesi, Metin Münir yönetiminde, bir atılım dönemi içindeydi. Telefon ettim gazeteye, Yazı İşleri’nde bir görevliye dikte edecektim yukarıdaki satırları; santral görevlisi hanıma gazetedeki bir yanlış için aradığımı söyleyince “bir saniye efendim” dedi, sözümü bitirmemi beklemeden, bağladı: Birden karşımda Metin Münir’i bulunca çok şaşırdım, meğer sıkısıkıya tembihliymiş santraldakiler, bir okur telefonu sözkonusu olduğunda doğrudan doğruya genel yayın yönetmenine bağlıyorlarmış. Bu tutumla çok sık karşılaşıldığını sanmıyorum.
Dün gece, Metin Münir’i izlerken ister istemez bu kâğıt parçasını anımsadım. “Acemi Yolcu” başlıklı bir kitabı bitirmek üzereymiş. Bilmiyordum: Aylar önce kalp krizi geçirmiş ve kaldırıldığı hastanede ölmüş Metin Münir. Dört dakika süreyle. Sonra geri getirmişler. Ameliyat edilmiş, sağlığı düzelmiş, yaşama bakışı kökten değişmiş biri olarak oturmuş bu kitabı yazmış.
Kitabını okumak, hattâ yayımlamak isterim. Hayatı boyunca, tıpkı benim gibi, ölüm korkusuyla içiçe geçirmiş vaktini, şimdi yendiğini söyledi o korkuyu: “Ölüme geçerken bütünüyle hafifliyor insan”. Anlayabildiğim bir duygu değil bu, kitabı en çok bu nedenle okumak isterim. “Görüntü”ler, imgeler kalmış zihninde ölüme geçiş sürecinde: “Öyle melekler, huriler sanmayın, soyut görüntüler” dedi bir ara. Elektrik kesintisinde televizyon ekranında birkaç salise boyunca oluşan ışık körelişindeki gibi olmalı.
Nermi Uygur’un “Bunalımdan Yaşama Kültürü”nü çıkar çıkmaz okumuş, derinden etkilenmiştim (kısa bir okuma notu da yazmıştım o sıralar: “Bir Metafor Olarak Nekahat”). Bunalım, orada “kriz”in karşılığıydı, düpedüz tekleyen yüreğin durumu. Ama, asıl, köprüde asılı kalan Hayat’ın hali. Nermi bey vartayı atlattı, gene de sorunlu bir kalple yaşamak zorunda kaldı; peşpeşe kitaplar yazdı o tarihten bu yana, benim gözümde başyapıtı “Bunalımdan Yaşama Kültürü”dür — eşikteki büyük soruşturmanın kitabı.
Düşünedururum: Sağlığı henüz yerinde olan, Ölüm’le, kendi ölümüyle yüzyüze gelmemiş bir okur bu türden metinleri ne ölçüde anlayabilir?
Metin Münir’in “Acemi Yolcu”sunu, “Yolcu”nun yazarı belki de bu soruyla bir kez daha karşılaşmak için merak ediyor olabilir.