Arşiv / Mayın Tarlası
 
 
 
 
 
 

Tanışıklık

Birkaç yıl önceydi, ‘ölüm’ün nüfusu’ konusuna takılmış, bir alıştırma yazmıştım. Bugün, nedense, ‘tanışma’nın nüfusu’na gelip dayandım. Bana öyle geliyor ki, çok küçük bir yerleşim biriminde doğan ve yaşayan, köyünden hiç çıkmayan, yaşamı boyunca pek az yabancıyla karşılaşma fırsatı bulan biri model alınmadıkça, kişinin kaç kişiyle tanışmış olduğunu, kaç kişi tarafından tanındığını kestirmesi hemen hemen olanaksızdır. Ben örneğin böyle bir sayıma girişemeyeceğimi çarçabuk görebiliyorum: Çocukluğumdan bu yana kimleri tanıdığımı da, tanıştıklarımın yaklaşık nüfusunu da saptayamam bugün. Kaç kişi tarafından tanındığımı da ölçemem. Televizyon kanallarında, gazetelerde sık görünmüş olduğum da hesaba katılırsa, kaç kişi için “tanıdık” bir yüz, bir isim sayılabileceğim bütünüyle muammâdır.
İnsanın bir çevresi, ‘muhit’i vardır; orada, tanışıklık derecesi daha yüksek olur şüphesiz. Ama ben, tanımak, tanışmak, tanışıklık derken en geniş bağlama gönderme yapıyorum bu noktada: Her türden ve dereceden karşılaşmaların yarattığı bir alana. Bu belirsiz nüfusun fihristinin her ucu açıktır, sanıyorum; özellikle de, belli bir toplumsal rolü bulunan kişilerin yaşamında.
Konuya, bir de öteki kutuptan bakılabilir. Hiç kimseyi tanımadığım, hiç kimsenin beni tanımadığı bir dolu yerleşim birimi var yeryüzünde. Gelgelelim, sözgelimi benim durumumda, kesinleme yapmak güçtür: Buenos Aires’te bir(kaç) tanıdığım olabilir, şu anda aklıma kimse gelmese bile. Karaman’da ya da Bartın’da da. Londra’da kaç kişiyle tanışıyor olabilirim: Yirmidört mü, kırkiki mi, bilemem. Yazdıklarım, yaptıklarım, ikincil bir cephede tanışıklık derecesini geniş ölçekte etkiler: Otuz yıldır gidip geldiğim, toplam beş yıl yaşadığım Fransa’da biriki yüz tanıdığım, ‘aşinâ’sı olduğum insan vardı herhalde; kitaplarım çıkmaya başlayınca, iki yıl içinde iki bini aştı o nüfus.
Ne olursa olsun, büyük olasılıkla, tanıma/tanışma nüfusunun ezici çoğunluğu yaşadığım şehirdedir. Yurtdışında toplam 3 bin, İstanbul hariç Türkiye’de 10 bin, İstanbul’da 20 bin kişi, diyebilir miyim, diyemem: Oran buna yakın olsa bile (ki olmayabilir), toplam nüfus hakkında ne söylesem boş olur.
Tanımayı, tanışmayı en koyu derecesinden (aile, dostlar) en silik derecesine (aşinâlık — yüze ya da isme) uzattığımı yinelemeliyim. Bana herşeye karşın çok şaşırtıcı gelen, böyle bir bilgi sistemine sahip olmayışımız. Şaşırtıcılık neresinde mi? Şurasında: Beynimizde, bellek kayıtlarımızda herşey, hepsi mevcût, biz bu bilgiye yaklaşık olarak bile erişemiyoruz.
Bana, ondandır, kırk hanelik ücra köyünden hiç çıkmamış biri daha anlamlı bir tanıma-tanışma biçimi kotarıyor gibi geliyor. Zorlarsa, bütün ölülerini anımsayabilir.
Oysa ben, tanıdıklarımın ne kadarı ölmüştür sorusunun yanıtından hepten yoksunum.
Bu alıştırmaya aslında olmadık bir örnekten yola çıkıp geldim: Mahallemde onaltı yıldır gördüğüm, öncesinde de, yanılmıyorsam 1971’den bu yana Ankara’dan tanıdığım biriyle karşılaştım yolda, yılbaşından iki gün önceydi. Tanışmadığımız için konuşmadık tabiî, gözlerimizle selâmlaşmakla yetindik. Kim benim onu, onun beni tanımadığınızı düşünebilir?