Arşiv / Mayın Tarlası
 
 
 
 
 
 

Ülküsel Okur

2004 yılındaki ”Meeting”in Babil izlekli tartışmacıları arasında yeralmam için çağrıda bulunulduğundan beri, çokdilli okurluk ve yazarlık koşulu üzerinde yeniden düşünmeye koyuldum. 2003 “Meeting”inin konu başlığı “Ülküsel Okur”muş, her yazı adamı gibi benim de zihnimi öteden beri oyalamış bir başka ana izlek. Çoğu zaman kendindeki okurun siluetine oturtur aradığı okuru, arıyorsa, yazar. En iyi, en doğru okumayı yaptığından değil; tam tersine, “Ülküsel Okur”un, bana kalırsa, yazmayan kişi olması gerekir: Okumak paylaşılası uğraş değil, rastladığım sıkı okurlar yazma perspektifinin bozuşturmadığı, handiyse arı örneklerdi — onlardan birinin, bütün yazarları küçümsediğine tanık olduydum. Haklıydı: Kitaplar, her vakit yazarlarını aşmışlardır, en yetkin olanları bir yazar tarafından yazılmış olmaktan fazla, öte bir boyut taşımazlar mı?
İki kardeş, düşman yazarla ilişkilerimi düşünüyordum, konu kapımı çaldığında: Dürrenmatt ve Max Frisch.
İlkiyle çok erken tanıştım, yaklaşık 16-17 yaşındaydım doğru anımsıyorsam, peşpeşe Yargıç ve Cellâdı’nı, Fizikçiler’i, Yunanlı Bir Kız Aranıyor’u okudum, üstüste üç kez Ziyaretçi’yi izledim. Genç okur olarak hızla akan sularına çekip aldıydı beni Dürrenmatt, gelgelelim genç yazar adayı kimliğimle üstümde hiçbir etkisi olmadı. Belki bundan, bir daha Dürrenmatt’a dönmedim.
Max Frisch’le, buna karşılık, olması gerektiğinden, bence, geç karşılaştım: Stiller’le birlikte, 1980’lerin sonunda. O gün bugün genişleyerek, ağır ağır, süren bir ilişki. Günlüğüne, metinlerine, anlatılarına bir tür uzak hısımlık duygusuyla yerleştim. Bazılarından, açık örtük uzantılar doğdu yazdıklarıma: Fısıltılar Requiem’inden Wilhelm Tell’li elma versiyonuma. Bugün isimler sıralayacak olsam, onunkisini de sayarım.
Neden, birinden bunca uzaklaşırken, ötekine yaklaşmak? Öyle sanıyorum ki, kayda değecek bir açıklama getiremem, sorulsa. Dürrenmatt’ın daha sert, atak, gergin bir yazısı, dünyası var, genç okuru hemen sarıp sarmalayan bir atmosfer. Max Frisch bir yaşantı birikimi bekliyor okurdan, belli bir olgunluk bakışı. Bu mudur tam, böyle midir kestiremiyorum, ama açıklama arayınca bulabiliyor okur.
Geçen yıl, Dürrenmatt-Frisch yazışmaları bir kitapta buluşturuldu, hâlâ onu edinme konusunda kararsızlığım sürüyor. Bir yaştan sonra, büyük olasılıkla bekleyecek kitapları alma konusunda duraksama eğilimi artıyor insanın. Yazarlığımın bekleme salonundan gönül rahatlığıyla sözettim ya, okurluğumun bekleme salonu hakkında iki çift lâf edemedim hâlâ: Utanmaktan mı, hayır, sıkılmaktan — günü gelecektir.
Bir tanıtma yazısı okudum Dürrenmatt-Frisch yazışması hakkında: Sivri dilli, yer yer kırıcı, oldukça ekşileşerek bitmiş bir ilişki, canımı yakıyor o tür belgeler. Dürrenmatt belli bir “aile”nin üyesi benim gözümde: Strindberg, Gombrowicz gibi huysuz bir adam. İçinde yaşadığı Toplum’la, Düzen’le, Dünya’yla hır gür içinde yaşamış, yazmış. Frisch, daha yumuşak bir kişiliğe sahip, ola ki mimarlığından gelen dozunda bir uzlaşmacı yanı var — Dürrenmatt ne kadar huysuzsa, Frisch o kadar huzursuz: İçeride.
“Ülküsel Okur”, yeniden bu iki yapıtla yüzleşmeye kalkışır, panoramayı mektuplarla tamamlamaya yönelir. Bir yazar, biz onu okuduk, onu okumaz olduk diye bitecek değildir: Yeni okurlar, yeniden okuyanlar sağlar yazısına işlekliği. Çevremdekilerin çoğu yaşıtlarım, doğal olarak. Bakıyorum da Balzac’ı, Dostoyevskiy’i, Kafka’yı, Rilke’yi okumuş olduklarını söylüyorlar — kimbilir kaç yıl önce. Kendileri, şimdi kim, onları okuyan kimdi? Bunu aynaya bakarak söyleyebilirim: Dürrenmatt’ı okuyan bendim, ben değilim.