|
Ara Güler’den Klişe-Bozucu Bir Filim: “Yavuz”
29 Mart 2001 günü, her zamanki üslûbuyla odama girdi
Ara Güler, elinde yıllar önce gerçekleştirdiği “Yavuz”
filminin hem gözden hem de işlemlerden geçirilmiş “dijital
kopyası”nın bir video versiyonu, “aşağıda makinayı hazırladım”
dedi: “Gel şunu bir seyret”.
İşin gücün ortasında, herhangi bir filmi o anda izleme
konusunda hepten isteksiz, durup dururken Ara’yı kıramayacak
denli denli, yerimden kalkıp kendimi hazırlanmış odaya
doğru sürükledim, iştahsız birinin zorla oturtulduğu
yemek masasındaki halini andıran bir içsıkıntıyla Ara’nın
gösterdiği koltuğa çöktüm. Televizyon açıldı, video
kanalı ayarlandı, oynat komutu verildi, ilk görüntüler
belirmeden önce bir sigara yakma fırsatım oldu. Yirmibeş
dakika sonra, filim bittiğinde düpedüz sallandığımı
hissettim. Şöyle: Zihnim iki yana doğru hızla savrulmuş,
yaşadığım çalkalanmanın sonucunda herşeyin yerli yerine
oturması, düşündüklerimi ifade edebilmek için kullanacağım
bir avuç kelimeyi yanyana dizme yetisini kazanabilmek
için birkaç dakikaya gereksindiğimi kavramıştım. Vakit
kazanmak amacıyla, neredeyse otomat gibi, Ara’dan önce
odadan çıktım ve üst kata ulaştım. Elinde kaseti o dönene
dek, bir ölçüde toparlanacak mecali bulabildim. Bir
avuç kelimeyle biriki kesik kesik cümle kurduğumda,
Ara bana: “Bu filmi daha önce Dağlarca’ya ve Salâh Birsel’e
göstermiştim” dedi: “Onlardan beklediğim tepkiyi alamamış,
düşkırıklığına uğramıştım. Bak şimdi sen beni rahatlattın”.
Kalktı, geldiği gibi gitti: “Hadi, sonra konuşuruz”.
Ara Güler’in “Yavuz” filmi, beklediğimin tersine, bir
belgesel çıkmadı. Ünlü zırhlının hayatının sona erdiğini,
sancağının indirilip gövdesinin söküleceğini öğrenen
Stern dergisi, yirmi yıl önce Ara’dan bir foto-röportaj
istemiş. Fotoğraf çekimlerine koşut biçimde kısa bir
filim gerçekleştirmeyi kafasına o an koymuş, iki elinde
kameralar, hemen harekete geçmiş. Sözsüz yazısız bir
filim “Yavuz”, safkan bir görsel hikâye. Sanıyorum bu
sonuçta, Ara’nın bir dönem hikâyeler yazmış olmasının
payı az değil. Ya Sait’le dostluğunun payı? Bunu Ara’yla
konuşmadım, hem konuşsam ne olacak.
Bizimkisi eski, yakın bir dostluk ilişkisi sayılamaz.
Yaklaşık on yıldır tanışıyoruz, işyerlerimiz komşu olduğu
için, bir de sık birlikte çalıştığımız için, teklifsiz
görüşüyoruz — işini biraz, içini daha az tanırım: Çizeceğim
kısa portre, o mesafeyle orantılı görülmeli, okunmalı:
Baştan beri Ara’da gözlemlediğim bir özelliğin adını
son yıllarda daha bir güven duygusuyla koyar oldum:
Dışarıdan bakıldığında, Ara Güler’in bile isteye bir
“bouffon”u canlandırdığına inanıyorum. Yanlış anlaşılma
korkusuyla açmak istiyorum: Shakespeare’cil boyutuyla
soytarımsıyı oynuyor Ara. “Kral Lear”in gerçeği ifade
etmekle yükümlü delisinden Şarlo’ya, Buster Keaton’a,
Beckett kahramanlarına giden bir çizginin mirasçısı.
En çok kime mi benzetiyorum Ara’yı, en çok Charles Chaplin’e:
O uçarı, delişmen, kırılgan rollerin arkasındaki güçlü,
sert, ciddî adama. Tabiî uzak bir hısımlık bu: En fazla
kendine benzediği tartışılmaz Ara’nın.
“Bouffon”u oynayışının pek çok kanıtını toplamak elde:
“Şapka”sı (ah, ne önemlidir şapkalar!), reklâm filmindeki
yaklaşımı, kamu önündeki sohbetlerde takındığı tavır
— bütün bunlar, sanki onun büyüklenmekten duyduğu korkunun
yarattığı bir maske. Bu gözlemimi “ben foto muhabiriyim”
sözüne, Ara’nın kamusal alana ısrarla gönderdiği “Profession:
Reporter” edâsına bitiştirebilirsiniz.
“Yavuz” filmi üç “bouffon”la başlıyor, tek bir bouffon’un
(İsmet Ay) kahkahalarını izleyen kasılmış bir ifadeyle
bitiyor. Aynı ifadeyi kimbilir kaç kez gördüm Ara’nın
yüzünde: Birinden ötekine ani geçişi, “yüz”ünü ikisinin
ortalamasına oturtma, yerleştirme çabasını.
“Yavuz”un epiloguna ve prologuna bağlı kalmıyor o üçlü
figür, ara dere, bir luna-park görüntülerinin içinden
devreye girmeyi sürdürüyorlar. İster istemez Fellini’nin
siyah-beyazlarını, Kluge’nin olağanüstü “Sirk”ini, hatta
“Macbeth”in cadılarını çentikliyor belleğim. Bir tragedya,
muhakkak bürlesk tanıkları olsun ister. Tragedya dedim,
“Yavuz” bana bir Aeskyllos, bir Euripides mayasını düşündürdü
hemen. “Sözsüz filim” sözüne şıpın işi kanılmamalı:
Ara, baştan uca müzikle donatırken filmini, seslerden
topyekün bir söz söyleyen çetrefil bir koro yaratmış,
Yavuz’un “şanlı tarih”ini müzik aracılığıyla saptamayı
başarmış: Çanakkale Savaşının destansı türkülerinden
elektronik ezgilere, Ruhi Su’dan İlhan Mimaroğlu’na
geçen zamanı o koroya ifade ettirmiş.
Olabilecek en naif sinematografik anlatımlardan birine
dayanıyor “Yavuz”: Kamera hareketleri, objektif kullanımları,
kurgu yer yer amatörlüğün kapsamından taşan delibozukluklar
barındırıyor. Gelgelelim, poetikası öylesine güçlü ki
Ara’nın, öbür uçta, ancak Yeraltı Sinemasının başyapıtlarında
görülebilen bir dil kullandığını ileri sürmek de olanaklı.
Bu paradoksal durum, bütünüyle klişe-bozucu bir filim
haline getiriyor “Yavuz”u — sinemamızın, bence, en sıkı
epopesi.
|