|
Ataç’ın Koltuğu
Nurullah Ataç’ın “Ararken”i ilk defa 1954’de yayımlanmış.
O küçümen kitaptaki denemeler
bugün yazılmış, yayımlanmış, yayımlanacak olsalar, sanırım
yer yerinden oynardı. Bir koşulla: Ataç’ın yerine bambaşka,
kimsenin daha önce duymadığı bir özel isim yazılması durumunda
toza dumana bürünürdü ortalık.
Zamanında böyle bir etkisi olmamış mı? Olmuştur herhalde,
Ataç efsanesi doğdu ve büyüdüyse, “Ararken”in denemelerinin
bunda az payı olmamıştır.
Bugün neden etki yaratmayacak aynı denemeler? Bir kere,
“Ataç’tır, yazmıştır, söylemiştir” diyenler çıkacaktır.
İkincisi, daha önemlisi, büyük olasılıkla okunmayacaktır
o kitap. Genci yaşlısı için bildik, bilindik, tanınan
bir yazardır Ataç, bir de onu okusunlar, yeniden okusunlar
mı?
Yeniden okumak, sözün gelişi. Öylesine vakit geçmiştir
ki ilk okumanın üzerinden, okunacak olsa, aslında bir
‘ilk okuma’ gerçekleşecektir gene — ama, dedim ya, okunmayacaktır
nasıl olsa.
Neye dayanarak, yer yerinden oynardı düşüncesini öne sürüyorum,
“Ararken”in denemelerine bakıp? Yaralayıcı bir kitap bu.
Bütün yerleşik değerlendirme biçimlerini, kalıplaşmış
yargıları, oturmuş görünen kanıları sarsıyor, ne sarsması,
tepetaklak ediyor Ataç. Üstelik, şiirle ve şairlerle,
yazınla ve yazın adamlarıyla sınırlı bir fırtına ortamı
değil yarattığı: Başta İstanbul olmak üzere her türden
klişeleştirilmiş ulusal “kıymet”e yükleniyor.
Sonraları, özellikle de “Prospero ile Caliban”ı izleyen
yıllarda bir ölçüde durulduğu göze çarpıyor Ataç’ın. Huyu
değişmemiş şüphesiz, okları körleşmemiş, gelgelelim öznelliğini
enikonu dinlendirmiş, olgunlaştırmış zaman içinde. Burada,
1954’e gelesiye, daha çok tozkoparan yanı ağır basıyor
— sanki, genellikle diklenmeye ayarlamış stratejisini:
Kimbilir, okunurluğunu ve etkisini belki de bu yoldan
sağlamış, pekiştirmiştir.
Herkes payını alıyor bu denemelerde: Yahya Kemal’den,
Hâşim’den Sait Faik’e, Tanpınar’a. Kimilerini düpedüz
tepeliyor Ataç: Tevfik Fikret’i, Hâmid’i, Necip Fazıl’ı.
Gençlere biraz daha yumuşak çıkıyor (örneğin Oktay Rifat’ı
beğeniyor), ama çıkışıyor gene de.
Söylenemeyeni söyleyebilmesi, Ataç’ın özelliklerinden
birisi. Gelgelelim, “Ararken” döneminde, bana kalırsa,
‘kimsenin söylemeyi aklından geçirmeyeceği’ni söylüyor
olmaktan pay çıkarıyor kendisine. İçten değilmiş, demiyorum
tam, öyle görünmeyi iş edinmiş biraz. Keşke, kendiliğinden
yanı ağır basabilseymiş.
Bugün bu duruşu taşımak mümkün müdür, Türkiye’de? Dünya
edebiyatında, kültüründe artık böyle yargıçlara yer
kalmadı aslına bakılacak olursa; o işi, bir ‘yer’e gelmiş
şairler, yazarlar yapıyorlar aradabir, bunu da iyice
öznel yazı alanlarında gerçekleştiriyorlar — güncelerinde
örneğin. Eleştirmenler, kuramcılar neredeyse otuz yıldır,
yargıçlığı bir yana bıraktılar, yorumlama/çözümleme
ekseninde yoğunlaştırdılar üretimlerini. Bir tek Harold
Bloom böyle bir çıkış yaptı, “The Western Canon”ında
(1994), onun yaklaşımı belli bir yankı doğurdu gerçi,
ama yaygınlaşabileceği konusunda hiçbir belirti görülmedi.
Gene de, Bloom’un kitabı, Antoine Compagnon’un “Kuramlar
Neye Yarıyor Olabilir?” (1998) başlıklı sarsıcı sorgulama
çalışması yeni bir dönemin işaretleri olarak görülebilir
de.
Türkiye’ye dönecek olursak, Ataç’ın koltuğuna oturma
hevesi duyanlar bugün de çıkıyor karşımıza. Ne ki, en
savlıları bile üzerine yazdığı ya da üzerinde sustuğu
yazın adamları tarafından önemsenmiyor pek. Ataç’ın
sırrı oradaymış: Ciddîye alınmış yazdığı dönemde, bu
sırrı alıp götürmüş, yazdıkları bugün dünkü kadar etkili
olamıyorsa, gerekçeyi içeri’den çok dışarı’da aramalıyız,
diyorum ben.
Diyorum ya, bu altı üstü benim görüşüm.
Düşüncemizi böyle koymayı bile Ataç’dan öğrenmedik mi
— öte yandan?
|