Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

Alaturka Metafizik

Yirmi yıl önce, dolmuş-minibüs-otobüs edebiyatında bir patlama yaşanmıştı: Araçların dört bir yanından sözler, imgeler, işaretler fırlıyor; kimisinde ‘şahsi ve muhterem’, kimisinde ‘toplumsal içerikli’ bildiri(m)ler göze çarpıyordu — toplumbilimcileri, iletişim kuramcılarını, göstergebilimcileri harekete geçiren o yeni yazılı kültürün seçme örneklerinin başarısız bir güldestede yanyana getirildiklerini de anımsıyorum, sonra yasa yoluyla yasaklandı araçların üzerine yazılar döşenmesi, yanılmıyorsam şöförlerin dikkatini dağıtarak kazaya neden olmaları gibi bir açıklaması vardı sözkonusu yasal uygulamanın. Aydın çevrelerin bu kez duvar yazılarına yöneldiği göze çarptı: Anonim edebiyatın yeni süreli yayınları onlar olmuştu. O kavşakta “Altı Araba Yazıları” üzerine kıpkısa bir deneme yazmıştım — 1982’de. Konuya daha fazla sokulamadım. Şimdi bakıyorum da, araçlara döşenen yazılarla ilgili yasak hızla deliniyor: Aradan geçen yirmi yıl içeriği ve üslûbu enikonu değiştirmiş. Bunda en büyük pay sanırım televizyona, televizyondan fışkıran bir tür “dil”in kolektif düzlemde biçimlendirdiği gözlemlenen etkilerine ayrılmalı. Yamulmuş bir gramer. Çürük çeviri kokusu salgılayan bir sözlükçe. Bir yandan evrenselleşme eğilimi seziliyor, bir yandan da kozmopolitin yenilileşme eğilimleri ağır basıyor. Her kültür coğrafyasında, her yanlış çeviri ögesi bir özgünlük durumu doğuruyor anlaşılan — üstelik her düzeyde: Heidegger’in Fransızcaya yanlış aktarılan terminolojisinden söz ediyorum örneğin.
Bir toplantıda, bu yeni söz yığınağından bir tarama yapılmasını kararlaştırdık, geçenlerde. Ertesi gün, yanımdaki koltukta Cem Akaş, Barbaros bulvarında ilerliyorduk, gözüm önümüzdeki otobüsün arka camına acemi bir elyazısıyla iliştirilmiş kartona takıldı: “Beni takip etme, ben de (sic!) kayıp olurum”. Yazım yanlışı ve deyiş tuhaflığı bir yana, bende yaratıcı bir yaklaşımla karşıkarşıya geldiğim sanısı uyandı. Cem Akaş uyardı hemen: Daha önce İngilizcesine rastladığı bir cümlenin yanlış aktarımı sözkonusuydu burada: “Don’t follow me, I’m already lost”.
Cümle, İngilizcede, açık ve düzgün bir anlam çatısı kuruyor. Genellikle böyle oluyor Batıda: Sürücünün seçtiği sözün, kendisine uygun bir zekâ düzeyi, bir espri gücü, bir karakter özelliği taşımasını istiyor — kendisi tam öyle olmasa da, öyle görülmekten, görünmekten hoşlanıyor. Bu örnekte sözgelimi, üst anlam ve alt anlamdan oluşan, çifte bildirili bir ileti görüyoruz: Yoldayız, elbette önümüzdeki arabayı, arabadaki sürücüyü izlemek değil amacımız, ama şu an arkasındayız ya, bir yandan da bu durum, takip etme durumu hepten geçersiz değil; camdaki yazı bizi hem aklımızdan geçirmediğimiz o koşulla yüzleştiriyor bir anlığına, hem de durup dururken enayi yerine koyuyor bizi. Bu iki iletiye yenilmemek için gülüyoruz birden: Önümüzdeki sürücüye Sezar’ın hakkını veriyoruz: “Zeki, esprili adam ya da kadın doğrusu” diye düşünüyoruz.
Bu tabiî, o cümleyle ilk karşılaştığımızda geçerli. Batıda, cama ya da kaportaya yapıştırılan cümleler matbu, onları masabaşında yaratan, üretmeye ve satmaya çalışan kişiler belki de araba kullanmayan insanlar: Tıpkı dikiz aynasından sallandırılan ya da arka yan cama yapıştırılan küçük totemlerin tasarımcıları, üreticileri, satıcıları gibi bu matbu cümleleri kuranlar da bir tüketici alışkanlığı yaratmak için çaba göstermiş, gösteren kişiler. “Sürücünün seçtiği söz” derken, bunun için vurguladım seçmek fiilini: Bir dükkân dolusu matbu cümlenin arasından beğendiği, kendisine yaraşır bulduğu sözü seçiyor sürücü-müşteri: Onu yaratanın, yaratılmasına katkıda bulunanın kendisi olamayacağı bir sistemin içinde yaşıyor.
Türkiye, şu ya da bu nedenle, tam olarak bu sisteme geçmiş değil henüz. Şüphesiz, kendiliğinden yapışan işaretler, savsözler, matbu cümleler üretiliyor artık bizde de, gene de, çoğunluğun zanaat evresinde kaldığı apaçık ortada: İletilerini gidip bir kaporta boyacısının bileği kırık çırağına yazdırtıyorlar — hâlâ, tek tek, eliyle davetiye zarflarının üstünü dolduran ‘kaligraf’larımız var bu ülkede, geçerken onları selâmlıyorum.
Türkiye’de sürücü bütün bütüne özgün iletiler sunuyor, demeye mi getiriyorum? Yirmi yıl öncesine oranla ciddi bir kan kaybı sözkonusu. Herşeyden önce, kişiselliğin alanı daralmış durumda: “Sen benim mavilimsin”, “Keşan’da sor beni” türü örnekler gitgide azalıyor. Kolektif etkileşim, imgeleme set çekiyor ne yazık ki, bir yandan da çeviriye gereksiz biçimde yaslanıyor: “Asker oldum piyade”den “O şimdi asker”e geçilmesi globalleşme yanlılarını sevindirecek basmakalıplardan yalnızca birisi.
Bereket, zanaat kokuyor şimdilik. “Don’t follow me”yi yarım yamalak yabancı dil (ve ondan biraz daha iyi düzeyde anadil) bilgisiyle çevirdikten sonra elyazısıyla kağıda düşerken, yaralı da olsa, bireyliğinin ve özgünlüğünün izlerini bırakıyor insanımız. Bu alaturka metafiziği neden bilmem, seviyorum.