Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

Türk Şiirinin Şeytan Üçgeninden Mektuplar

Yirminci Yüzyıl, yazın ve kültür tarihi açısından pek çok derin sorunun doğduğu, kurcalandığı, kuşatıldığı bir dönem oldu ya, bunların arasında “mektup”la ilgili olanlarının sayısı az değildir. Bu durumun oluşmasında, herşeyden önce, geçen yüzyılın mektup yayımlanması konusunda ayrıcalıklı bir yeri olmasının payı büyüktür: Şairlerin, yazarların, sanatçıların, düşünürlerin yazışmaları günışığına çıkarılmış, henüz yayımlanamayanların yabana atılamayacak bir bölümü arşivlerde ve kurumsal kitaplıklarda toplanarak tasnif edilmiş, pek çoğu en azından araştırmacılara açılmıştır.
Ortaya çıkan soru/nlardan özellikle birinin, iki kişi arasında oluşagelmiş yazışmaların üçüncü kişilere açılmasının etik bir davranış, tutum olup olmadığı kaygısının canalıcı önem taşıdığını hemen söylemek gerekir. “Özel”in nerede başlayıp bittiğini bu durumda kestirmek, saptamak, bir çırpıda karar verme kolaycılığına kapılmadıkça, gerçekten de son derece zorlu ölçüler koymayı gerektiriyor. İki kişi arasındaki yazışmanın her koşulda özel olduğunu savunmak zor değil şüphesiz; bu kanıdan hareketle, hak hukuk tanımları geliştirmek de. Gelgelelim, öteki kutupta, işin içinden çıkılmasını olanaksızlaştıran kamuya malolmuşluk boyutunun beklediğini unutamaz, görmezden gelemeyiz. Sayısız örnekten biri geliyor hemen aklıma: Mallarmé’nin Verlaine’e gönderdiği, kendi kaleminden çıkma bir yaşamöyküsel metin olma niteliği taşıyan “mektup” gerçekten de özel bir belge olarak değerlendirilebilir mi bugün? Şairin hem yapıtına, hem yaşamına nasıl baktığını gösteren o belgenin okurdan esirgenmesi doğru olur muydu?
Uçu açık kalmaya yazgılı bir tartışma bu. Italo Svevo’nun eşine yazdığı mektupları aile hâlâ yayımlamak istemiyor, arşivlerinde tutuyorlar. Apaçık ki hakları bu. Bir Svevo okuru olarak, yapıtlarıyla yetinemez miyim? Yetinebilirim elbette, çaresiz yetiniyorum da. Mektuplarını neden merak ediyorum öyleyse? Gerçek kimliği Ettore Schmit’in, sanayici olarak nasıl bir bölünme içinde olduğu zihnimi kurcalıyor bir kere. Aktarılanlar doğruysa, o ‘mesafeli’ ve ‘soğukkanlı’ yazar, bir tür kıskançlık bunalımı içindeymiş her vakit, eşine yazdığı ateşli, erotik mektuplarda fantazmalarını dile getiriyormuş. Bir tür “dikizcilik” eğilimi sayılsa bile, mektupların Ettore’sinin, Zeno’nun içdünyasına aktardıklarını, transfer ettiklerini görmek istemem sapkınlıkların en tehlikelisi midir?
Mektup dünyasına enikonu sokulmuş bir yazı/n adamı olarak, kendi payıma, bir biçimde yokedilmemiş, bir biçimde sessizce saklanmamış (Svevo’nunkilerinin özelliğini nereden biliyoruz — öyle ya?) mektupların, yazışmaların okur önüne çıkmasında, bırakın sakınca görmeyi, basbayağı yarar gördüğümü hemen söylemek isterim. Sözgelimi, yazın dünyasına, şairin ya da yazarın evrimine ilişkin kazanımlar getireceğine inandığım mektupların toplanıp biraraya getirilmesi, bir önaraştırmanın sonuçlarıyla birlikte günışığına çıkarılması bana envanter kavramıyla kısıtlı sayılamayacak gerekçelerle de önemli görünüyor.
Türk Şiiri’nin en gözüpek kolektif hareketlerinden birini yaratan Garip üçlüsünün, faklı yakınlık dozlarıyla ilişkide oldukları Şevket Rado’ya, hareketin en sıcak döneminde yazdığı mektupların ve onlarla ilgili kimi ikonografik parçaların bir kitapta buluşturulması, bana kalırsa, anlamlı bir örnek ortaya koyuyor. Orhan Veli’nin, Oktay Rifat’ın, Melih Cevdet Anday’ın ortak, kesişen serüvenlirinin olduğu kadar, kişisel güzergâhlarının da okunması açısından ciddi katkılar getirebilecek tanık-metinler bunlar. Yazın tarihçilerinin, araştırmacılarının bu türden belgeler arasında mekik dokuyarak geliştirebilecekleri yorumlar, bir dilin yazınsal cephesi bağlamında vazgeçilmesi güç başvuru noktalarına ulaşılmasını sağlamaları bakımından da önemli görünüyor bana.
Ne yazın tarihçisiyim, ne de araştırmacı. Şevket Rado arşivinde saklanmış bu mektupları katederken, öncelikle “dönem atmosferi” açısından zenginleşti bakışım. Somut kazanımlar da doğurdu, bu mektuplarla tanışmam. Örneğin, 1940’lı yıllarda Türk şairinin aşk ve evlilik kutuplarındaki yaklaşımlarına ışık düşürdü, yazışmaları — o ışığın, o dönem şiirlerinin alımlanma sürecine katkıları olacağını aklıbaşında kimse yadsıyamaz sanırım.
Somut katkılar çerçevesinde, yazınsallığı birebir ele alabileceğimiz bir başka kesite daha değinmeliyim: Oktay Rifat, iki kitabını, kendi olanaklarıyla İstanbul’da bastırtmak için üstüste mektuplar yazıyor Rado’ya; kitaplarının düzgün ve güzel basılması konusundaki ısrarlı titizliği göze çarpıyor her satırda. Bu kitaplardan biri, öyle anlaşılıyor ki bir roman — hiçbir vakit günışığına çıkmadığını sandığımız o elyazmasının en azından bir boyutu canalıcı: Demek Oktay Rifat, “roman” türüne erkenden ilgi duymuş. Öteki kitabın, “Yaşamak Ölmek ve Avârelik Üzerine Şiirler” olduğunu biliyoruz. Sözkonusu kitabın kesin ilkbasım tarihi şüpheliydi: Samih Rifat, Oktay beyin bile o tarihi tamıtamına anımsayamadığını, Adam Yayınlarında çıkacak yeni basımı için Memet Fuat’tan tarih konusunda yardım istediğini aktardı.( O basımın içinde 1945, arkakapağında 1946 tarihi yeralıyor). Emin Nedret İşli, Nebioğlu Yayınevi tarafından basılan ilk versiyonun piyasaya çıkmadan şair tarafından, dizgi yanlışları yüzünden yokedildiği, bir nüshasının Milli Kütüphane’de bulunabileceğini ileri sürerken, bir kitapkurdu olarak benim kirli çıkınlığımı yabana atmış: Kitaplığımdaki bütün Oktay Rifat ilkbaskıları gibi, bu ender bulunabildiğini tahmin ettiğim (bende olması, başka kitapkurtlarında da olması gerektiğinin delili sayılmaz mı?) nüsha ile de gurur duyuyorum!
İki basımı, mektupların yayını gündeme gelmeseydi, karşılaştırmayacaktım belki de. Yanyana koyulduğunda, üç sözcük (“anahtarlar” yerine “anahtar”, “peyizaj” yerine “manzara”, “portre” yerine “resim”) dışında (bir de “ve” yoketmiş şair) uzunboylu bir değişiklik yapmamış Oktay Rifat — belirleyici bir değişikliği saymazsak tabiî: İlk baskıdaki bütün noktalama işaretlerini ikinci baskıda kaldırmış. Şiirde, bir şiirde noktalama işaretleri birincil önem taşır. Oktay Rifat’ın şiirinde hele: İlk döneminden olgunluk dönemine, noktalama kullanımı, onun şiirinde ağırlıklı, birbaşına incelenmeyi hakedecek ölçüde ağırlıklı yer tutmuştur.
Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday — yenilikçi Türk Şiirinin şeytan üçgeni. Onların Şevket Rado’ya mektuplarını içeren bu toplam, bir post-modern roman tadı getiriyor, çapraz ilişkiler mantığıyla. Mektupların yazıldığı zaman diliminde olup bitenler gözönüne alındığında, sıkı okurun, öteki kaynaklara (şiirlere, yazılara, bambaşka noktalara) yolcu çıkarak tamamlayacağı bir roman bu — satıraralarından eksik olmayan coşku, dram, gam ile başbaşa.