Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

Nesir Üzerine (II)

1940’da Yakup Kadri’nin, 1946’da Sâmiha Ayverdi’nin, yayımladıkları kitapların altbaşlığına “nesirler”” nitelemesini yerleştirmeyi seçmeleri, onların Edebiyat alanında hem düşündüklerinin bir göstergesi, hem de arayış içinde olduklarının bir kanıtı. Aynı “malzeme”yle, iki yazar da, öyküler yazabilir, roman kurmaya yönelebilirlerdi şüphesiz. Öyle yapmamışlar: Egemen yazı türlerinden birinin kalıbına yazmak istediklerini sokmaktansa, farklı yazı denemelerine girişmişler. “Yusufçuk”da ve “Okun Ucundan”da yeralan metinler, birkaç yazı türünün arasında kalmış metinler: Anlatı öğeleriyle deneme ögelerini buluşturan, sık sık mensur şiirin özelliklerine açılan bir yazı karşımıza çıkıyor, iki kitapta da.
Hüdainabit yaklaşımlar, iki çizgidışı örnek mi, değil: Türk Edebiyatı bağlamında, soyağacının XIX. yüzyıl sonuna, Halid Ziya’nın düzyazı şiirlerine dek uzatabilir, ardından da Mehmet Rauf’un “Siyah İnciler”ine geçebiliriz. Batı Edebiyatına gelince, özellikle Baudelaire’ın “Spleen”inden başlayarak modern yazı’nın bu yolu açtığını, geliştirdiğini biliyoruz. Yakup Kadri de, Ayverdi de, hiç şüphe yok ki, Gide’in “récit”lerini, “sotie”lerini okumuşlardı.
Türk Edebiyatının XX. yüzyıl boyunca geçirdiği evrimi, katettiği evrelerin bir çözümlemesini yapmak için başvurulabilecek yollardan biri, anayapıtların incelemesinden geçer. Kendi payıma, o yolu öteki uçtaki bir gelişimi yakın gözlükle ele alarak bütünlemek önemli görünüyor bana: Hangi metinler, hangi uç arayışları temsil etmiştir?
Nâzım’ın çıkışından 1950 kuşağı öykücülerinin ve II. Yeni şiirinin devreye girdiği 1955’e kadar geçen süre içinde, bütün yazın türlerinde yenilikçi arayışların önemli pay tuttuğunu görüyoruz. Nesir yazısı çerçevesindeki gelişmelerde, kimi örnekler sınırların zorlandığını gösteriyor: Asâf Halet Çelebi’nin kimi düzyazı metinlerini, Necip Fazıl’ın “Birkaç Hikâye, Birkaç Tahlil”ini, Abidin Dino’nun 1938-43 arası yazdığı metinlerden birkaçını (sözgelimi “Kehanet”i, “Işıklara Vedâ”yı), Sait Faik’ten ve Hisar’dan parçaları bir gün yanyana getirmek isterim: O örnekler, başkaları, Türk yazarının hangi sancılarla yolunu açma çabası verdiğinin ipuçlarını taşımakla kalmaz: Bir sonraki kuşağın bayrağı devraldığı noktaları da gösterir.
“Yusufçuk”un ve “Okundan Ucundan”ın metinleri, nasirin anlatı ekseninde alışılagelmişi zorlama eşiklerini bir bir karşımıza çıkarıyor. İki yazar da, “ben” ile “anlatıcı ben” arasında değişik mesafe ayarları yapıyorlar. Bir yönüyle mensur şiirin bölgesine giriyorlar; bir başka yönde, “deneme”nin türevi sayılabilecek bir alana açılıyorlar. Yakup Kadri günlüğün, mektubun, aforizmanın olanaklarını seferber ederek, kaygan bir zeminde eklemli bir yazı tekniğinin peşine düşüyor. Seslenen, söyleşen, kendi kendisiyle konuşan bir üslûp. Samiha Ayverdi’de organik bütünlük kaygısı ağır basıyor. “Yusufçuk”da da seslenme, söyleşme eğilimi belirgin gerçi; ama, diyalog sanki aynanın karşısında gerçekleşiyor. Yer yer, aynanın öteki yanına da sıçrayan bir düş yazısı.
Bugün, kimler okuyor bu iki kitabı, bilemiyorum. Birkaç edebiyat “hasta”sı, biriki araştırmacı dışında, yalnızca müfredat kurbanlarına ve “cephe” okurlarına terkedilmişlerse, gerçekten acınası haldeyiz demektir. Yarım yüzyılı aşkın bir süre önce yazılmış bu iki yapıtın, dil ve üslûp açısından eskimiş yanlarının olması, bu unutuluşun kesinkes açıklaması değildir: “Yusufçuk” ve “Okun Ucundan” hâlâ derin, dolgun, sürükleyici yapıtlar. Bernanos’un, Malaparte’nin, Hamsun’un eskimiş yanları yoktur diyebilir miyiz? Onları yalnız kendi ülkelerinde, dillerinde dikkate alınan yazarlar olarak göremeyiz; her ülkede, dilde okurları vardır.
Gününe, güncelliğine sıkışan bir kültür ortamı hem izleyiciyi, hem yaratıcıyı tıknefes kılar. Yazdıklarımı izleyenler, benim ne pahasına olursa olsun kendi edebiyatımızın tutsaklaştırılmış okuru kılınmamıza diklendiğimi anımsayacaklardır: “Bugünün genç okuruna Hüseyin Rahmi yerine Calvino’yu salık veririm” cümlesini kuran ve şimşek toplamaya razı olan benim sonuçta, bir başkası değil. “Yusufçuk” ve “Okundan Ucundan” ile ilgili yaklaşımımı bu nedenle çelişkili bulanlar çıkacaktır. Katılmıyorum o görüşe: İyi kitap Fizan’daysa ona ulaşılmalı diyorum, işe burnumuzun dibinden başlamak eşyanın mantığı değil mi?
Sorun da burada ya: Burnumuzun dibindeki iyi kitapları nasıl göreceğiz? Hepimiz birer gergedan kadar hipermetrop kılınmadık mı?
Çökmüş bir eğitim düzeni, ekran(lar)a mıhlanmış bir ev yaşantısı, üründen malı ayıramayan bir ‘rehber-ortam’ üstümüze kör fanus gibi geçirildi.
Okuma lâmbamızın altına hangi kitapları seçeceğimizi temel bir okur hakkı saymalıyız.
Hak vermiyorsanız, hak verilsin diye daha çok beklersiniz.