|
Kanıt
11 Eylül 2001 terör olayının “kanıt”ları sunuldu. Pek
çok devletin yetkililerinin, yöneticilerinin eline ulaştırılmış
durumda “belge”ler. İlk iki cümlemde, iki sözcüğü tırnak
içinde yazmamın tek nedeni var: Bunlar gerçekten de
“kanıt” ve “belge” mi, bizler bunu bilemiyoruz. Merak
etmemek elde değil: Dünya kamuoyunu, yeryüzünde yaşayan
herkesi yakından ilgilendiren, bırakalım nedenlerini,
sonuçları açısından hepimizi bağlayan o “kanıt”ları
hangi mantıkla bizden gizliyorlar acaba?
Bu konunun ürpertici boyutları var. Öteki kutupta, komik
yanları da olduğu tartışılmaz gerçek. İyi bir örneği
kendimden verebileceğimi görünce epey güldüm ister istemez,
sonra da ürktüm açıkçası. 1988’de “İkiz” adlı kitabımı,
1996’da “Kule”yi, aynı yıl “Mahşerin Dört Atlısı”nı
(hem içeriği, hem 11 Eylül günü havadan gelen dört uçağı
düşünerek ekliyorum bu örneği), iki yıl sonra “Amerika
Büyük Bir Şaka”yı yayımladım ben, şu sıralarda da 1996-2001
arası kaleme aldığım “Elma” başlıklı kitabım (New-York’un
simgesinin Büyük Elma olduğunu bilmem anımsatmam gereksiz
bir çaba mı?) yayımlanmak üzere.
Bana öyle geliyor ki, yeterince “kanıt” toplanmış durumda
— hakkımda. Yılların içinde verdiğim “sinyal”lere bakılırsa,
bir biçimde işin içine girmiş olduğum savlansa, kimilerini
ikna etmekte zorlanılmayabilir.
“Kanıt” kavramına daha yakından bakılmalı, öyleyse.
Yanlış düşünmüyorsam, “kanıt” olarak adlandırılacak
bulguların doğru, gerçek olmanın ötesinde, bir de inandırıcı
bir biçim-içerik dengesiyle karşımıza gelmeleri gerekiyor.
Nereden mi varıyorum bu sonuca, Başbakanımızın “kanıt”ları
konu edinirken kurduğu “Amerika’ya inandırıcı görünmüşse
bizim açımızdan yeterlidir” cümlesi beni uyarıyor: Bir
inanış sorunu da bu, anlaşılan.
Peki biz nasıl inanacağız “kanıt”ların inandırıcılığına,
yapabileceğimiz tek şeyin Başbakan’a inanmak ya da inanmamak
olması akılalır iş mi?
Son yıllarda, Hannah Arendt’ın açtığı yolda ilerleyen
bazı düşünce adamlarının ve aydınların, “İnsan Hakları”nın
yeniden tanımlanması yönündeki önerileri, istekleri
ne denli haklı bir girişim, daha iyi anlaşılıyor böyle
durumlarda: Bu “kanıt”ların, olanca çıplaklığı ile önümüze
serilmesini kendi payıma bir zorunluluk olarak görüyorum
ben. Batı demokrasilerinin bile Devlet’i hâlâ bunca
yüceltiyor olması, hâlâ yurttaşı adam yerine koymamaları,
“İnsan Hakları” bağlamında ilerlenemediğinin asıl “kanıt”ı
değil mi?
Herkes gibi, yanlış anlaşılmaktan korkarım. 11 Eylül
teröristleriyle ilgili “kanıt”lara inanmadığımı söylemiyorum,
nasıl söylerim: Göremiyoruz ki onları. Neden bize gösterilmediklerini
biliyoruz ama: O “kanıt”lar uydurulmuş değildir, doğrudur
bana kalırsa; gelgelelim, o “kanıt”lar gösterilecek
olsa, Devlet’lerin (bir tek ABD’nin değil) görmemizi
hiç istemediği, istemeyeceği başka kanıtlar da, açılan
pencereden görünecek. Herşeyin bizden gizleniyor olmasının
temel nedeni budur.
Bir tür devekuşu haline getirilmek isteniyoruz. Bilgi
Çağı, bilgilenme mekanizmaları bir yandan işliyor oysa.
Gösterilmeyen “kanıt”ların arkasındaki, görmemiz hiç
istenilmeyen öteki kanıtlar, bize nicedir görünüyor.
Terörün tohumlarının nasıl, kimler tarafından, hangi
amaçlarla atıldığını pekâlâ biliyoruz — terörü kendileri
için yararlı ve kaçınılmaz bir araç sayanların, zararı
dokunduğu an “kanıt”a gereksinme duyması gülünç, bunu
bize açıklayamaması dramatik, yeni sonuçlara sürüklenmemiz
ise trajik.
Terör istenmeseydi, onunla geniş ölçüde başedilebilirdi.
Terör istenmişse, istendiği gibi her vakit çalışmayacağı
bilinmeliydi.
Frankestein’ın hikâyesini yeniden okumanın vaktidir.
|