Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

Küratörün Sınırında

Louvre’un Grafik Sanatlar bölümü beş-altı yıldır yeni bir uygulamayı yürürlüğe soktu: Düşünüre (Derrida), sanatçıya (Greenaway), sanat tarihçisine (Damisch) ya da ruhçözümcüye (Starobinski) sergiler düzenletiyor müze yönetimi: Greenaway’inkini görmüş, düşkırıklığına uğramıştım — ola ki yanlış beklentiler içindeydim, çok yakından ilgi duyduğum o konuda (uçmak). Derrida sergisinin (Körlük) yalnızca kitabını gördüm, ötekileri izleyemedim. Geçen yıl da Kristeva bir sergi hazırlamış: “Baş-lıca Görümler (Visions Capitales)”: Kesik baş izleği üzerine seçilmiş 60 yapıttan oluşan bir toplam. Beaux-Arts dergisindeki bir söyleşiden öğrendim sergiyi, seçilen birkaç tabloya eşlik ediyordu Kristeva’nın açıklamaları, meğer 1996’da yayımlanan romanı “Possession”da da kesik baş izleği öne çıkıyormuş.
Kesik baş konusu ayrı. Bizim kültürümüz açısından da önemli bir tabaka yaratır o yılgı verici durum: Ahmet Yaşar Ocak’ın “Türk Folklorunda Kesik Baş” (1989) üzerine ayrıntılı çalışması, hem klâsik dönem İslâm metinlerini, hem de Hristiyan folklorunun Anadolu ve Balkanlarda aynı konuya getirdiği uzantıları içerir. Orhan Pamuk, romanında bu çalışmadan yararlanmış olsa gerek.
Doğu-Batı ikilemi çerçevesinde, yıllardır, Türkiye’de yaşamanın sağladığı özel bir konumdan sözediyorum: Biz, burada, Kristeva’yı da, Ocak’ı da önümüze koyabiliyoruz, hiç değilse böyle bir olanağımız var nicedir. Kristeva, Ocak’ın çalışmasından haberdar bile değil. (İşin kötüsü, Ocak da Kristeva’dan haberdar olmayabilir).
Sıçrayarak, üzerinde kısaca kalmak istediğim noktadan uzaklaşıyorum ikidebir. Çekirge mantığı yeni yeretmedi şüphesiz, yazı düzenimde; ama içbükeylerle, neredeyse bir huy halini aldığı da ileri sürülebilir sıçrama eğiliminin. Kendimi doğrulamak adına umarım değildir: Zihinsel alıştırmanın bir ucu derişmeye, yoğunlaşmaya dayanıyorsa, öteki sıçramaya, parçalanmaya bağlanıyor: “Fragmentaire” yazının yazgısı.
Ne kesik baş, ne sıçrayan yazı, bu metnin çekirdeğinde duran: Louvre yönetiminin kararı için bulunduğum yerden (:Uzaktan) söyleyeceklerim olacak, belki yakından da okunması gerekecek sözler:
Sergi düzenlemek, yalnızca küratörlere bırakılamayacak bir “iş”. Sergi düzenlemek, iki anlamıyla da “iş” artık, bir fikrin gerçekleştirilmesinde fikrin tasarım açısından da bağlayıcı yanı olduğu unutulmamalı.
Açacağım, Kristeva örneğinden yola çıkarak. Meslekten bir küratör (sahi, nedir, neyin nesidir küratör, nasıl yetişir?), birikimi, “depo”yu tanır elbette; gelgelelim, Kristeva’nın ya da Derrida’nın perspektifine, Greenaway’in yaratıcılığına, Starobinski’nin çözümleyiciliğine sahip değildir. Giderek, onların üreteceği fikir için ancak destek olabilir, danışmanlık yapabilir. Böyle bir serginin kavramsal cephesi birinci dereceden önem taşır; Felsefe’ye, Sanat’a, Bilim’e, Tarih’e dayanması biçimini yoğuracak ana etken olacaktır.
Birkaç ayrıcalıklı örneğe rastlansa bile, genelde küratörlerin bu düzeyde özgün tasarılar kurma, geliştirme olasılığı düşük görünüyor bana.Sanatçı sergileri, dönem ya da akım sergileri başka: O etkinlikler için meslekten küratörlerin işe koşulmaları doğaldır; sanat tarihçisinin, eleştirmen ya da akademisyenin yer alacağı bir danışma kurulunun yönlendiriciliğinde çalışmak eşyanın mantığıdır. Buna karşılık, kavramsal boyutu tarafından sınırları çizilecek bir tasarının mimarının bir üst konumda yer alan kişiler arasından seçilmesi, ona mühendis (küratör, vb.) yardımcıların kılavuzluk yapması daha sağlam bir çözüm olarak görülebilir.
Mehmet Ergüven’in, Ferit Edgü’nün, İlhan Berk’in, Metin Erksan’ın hazırlayacağı bir sergi, imlem ve anlamı çok daha varsıl bir etkinlik kimliğini taşıyacaktır, diye düşünüyorum.
Bu yüzyılın sergilerinde, Louvre’un benimsediği yöntemin sık sık geçerli olacağına inanıyorum.
Bu “iş” küratörlere, birbaşına onlara bırakılamayacak kadar ciddi geliyor, görünüyor bana.