|
İnsandan Korkan Şehir
11 Ağustos 1999 tarihinden başlayarak, usul usul gelecek-takviminin
bir yaprağına, bir anına büyük bir depremin yerleştiğini
öğrenen İstanbullu şehrinden, şehrinde korkuyor artık.
‘Birşey’in olacağını bilmek; tam ne zaman, nasıl, ne
kadar olacağını bilememek ürkütücü gerçekten de: Kesin,
geridönüşsüz bir bilgi birimiyle belirsiz, okunaksız
bir bilgi birimi yanyana geldiğinde, korku içinize oturur,
içinizde oturmaya, ikâmet etmeye başlar.
Ya 11 Eylül 2001 gününü yaşayan New York’lular, onların
durumu ne ölçüde farklı görülebilir, korkularının türü
açısından?
Geçmiş ile Gelecek arası bir noktada, bir “şimdi”de,
Tarih boyunca pek çok kentin korkusu, korkuları olmuştur.
Bugünün Doğa’dan korkan İstanbul’unun, birkaç yüzyıl
boyunca temel korkusu kuşatılmak, bir kuşatmada değilse
ötekinde düşmekten kurtulamamaktı. Bizans menkıbeleri
bu açıdan zengindir: Ayasofya’yı merkezine alan pek
çok efsane, şehirdekilerin Umut ve Korku arası, türlü
inanışlara sığındıklarını, türlü “belâ” tanımları yaptığını
gösterir.
İnsanlığın kolektif belleği, yeryüzünden silinmiş büyük
kentlerden artan hayalet görüntülerle dolu: Ninova’dan
Gomorrha’ya. Yakınımızda bir noktada, XX. yüzyılda,
yaralanan, neredeyse toptan yıkılan önemli şehirlerin
siluetleri aklımızdan kolay çıkmıyor. 11 Eylül 2001
günü ağır yara alan New York’un içinde açılan çukur,
orada yaşayanların elbette onu unutmalarını olanaksız
kılacak; daha da önemlisi, kuşaktan kuşağa aktarılacak
bir korku ünitesinin kentte çalışmaya başlamış olması.
11 Eylül günü, New York’un dokunulmazlık koşulu kırılmıştır.
II. Dünya Savaşı Londra’sında yaşayanların arasından,
yıllar yılı uykularından korku içinde fırlayan, yataklarının
altında uyananlar çıktığı anlatılır; New York’lular
için de, uçak sesinin, herhangi bir patlamanın çok uzun
süre için farklı anlamsal boyutları olacağı şimdiden
bellidir.
Asıl canalıcı olan, New York’un kronik bir tehdit altında
yaşamını bundan böyle sürdürecek olması. Bu kentin “sakin”leri
artık “huzursuz” yaşamak durumundadır; işin kötüsü,
belirsizliğin yalnızca zaman kavramıyla sınırlı kalmaması:
New York ne türden bir geleceksaldırı ile karşıkarşıya
olduğunu kestirebilecek halde de değil: Şehir suyu mu
zehirlenecek, metro mu bombalanacak, biyolojik ya da
nükleer bir müdahale mi sözkonusu olacak, kimsenin elinde
ipucu yok.
İnsanların yaşadıkları şehirde, kaynağının gücü hafifsenemeyecek
bir paranoyanın kurbanlarına dönüşmeleri trajik bir
gerçeklik. Herşeye karşın, İstanbul ya da İzmir, Meksika
ya da Kyoto gibi büyük deprem korkusuna kilitlenmiş
şehirlerden ayrılan bir varoluş biçimi bu: Doğadan değil,
İnsandan korkan bir yaşama ortamı üzerinde ne denli
düşünülse azdır.
11 Eylül’ün, ilk bakışta, Amerikalıları bu yönde düşündürmediği
göze çarpıyor. 1945’de, şüphesiz Nazi İmparatorluğu’nu
yıkmak için, ama ne ölçüsüzlük içinde, Köln’ü ya da
Frankfurt’u, Berlin’i bombalamış olduklarını bilmem
şimdi anımsıyor, tartıyorlar mıdır? Vietnam’a yağdırdıkları
napalmleri, haftalarca bombaladıkları Bağdat’ı gözlerinin
önüne getiriyorlar mıdır? Bunu yapmadıklarını, Afgan
kentlerine sağanak halinde indirdikleri bombalara bakarak
kestirmek eldedir. “İnsanoğlunun düzeleceğine inanmıyorum”
cümlesini kurduğum için beni eleştirenlere, bana bu
cümleyi kurdurtan etmenin “insan”ın ta kendisi olduğunu
anımsatmak isterim.
Şehirler, bir biçimde, Doğa’ya karşı önlemler geliştirmeyi
öğrenebiliyorlar. Biz henüz başaramıyoruz bunu, ama
pek çok kentin Deprem tehlikesi bağlamında çok ciddi
hazırlıklar geliştirdiği bilinen gerçek.
Gelgelelim, İnsan’a İnsan’ın önlem alabilmesi neredeyse
olanaksız.
Tarih, “insan insanın kurdudur” sözünü doğrulamak için,
dünden bugüne, sınırsız sayıda örnek sıralıyor bir çırpıda,
karşımızda.
Hastalıkların hepsinin çaresini bulmak için uğraşmış
insanoğlu, hâlâ da didiniyor. Ne ki, “güç hastalığı”nın
çaresi yok galiba.
|