|
Çöl Eskisinden Geniş
“Ailenin Budalası”; Sartre’ın 2136 sayfaya yayılan
üç ciltlik anıt-kitabı, yayımlanışının 30. yılında yeniden
değerlendiriliyor. 1960’da, 55 yaşında koyuluyor Flaubert
üzerine yazmaya Sartre. Gerçi hazırlıkları çok daha
eskilere uzanıyor ama, asıl, 1960-71 arası, üç kez yazıyor
kitabı, gene de bitiremiyor — 1973’te yarıyarıya kör
oluşu, bu kopuşun en önemli nedeni.
Flaubert’e, önce “Baudelaire” ile (1946), “Ermiş Genet”
ile (1949-51) ve yarıda kalan “Mallarmé” ile (1952)
hazırlanmış Sartre. Çarpıcı kesişme, kendi yaşamöyküsel
anlatısı “Sözcükler” (1963) okunduğunda göze çarpıyor:
Kendi içinden ötekini, ötekinin içinden kendini okumak.
Yazı tarihinde bir benzeri olmayan arkeoloji denemesi.
“Bugün bir adam hakkında ne bilebiliriz?” sorusuyla
Flaubert’e olduğu kadar kendi çocukluğuna yönelmek istememiş
mi Sartre, gerçekte?
Sartre, benden bir önceki kuşağın kılavuz düşünürüydü.
Hilâv, Edgü, Özlü, başka pek çok 1930 doğumlu için,
yeni ufukların temsilcisi o olmuştu. Benim kuşağım nasıl
Foucault, Deleuze, Lacan, Althusser gibi isimleri öne
geçirmişse, bir önceki kuşak da Sartre’ı baştâcı etmişti.
Benim, düşünsel düzlemde, benden önceki kuşaktan büsbütün
kopmamış, onlarla diyalog halinde kalmış olmamın belki
de en belirgin nedeni, düşünür Sartre’a ilgi duymuş
olmamdır: Romancıya, tiyatro yazarına yakınlık hiç duymadım
gerçi; ama felsefe metinlerine, daha çok da yazınsal-düşünsel
denemelerine sık sık uzandım, onlarda, bugün de bize
ışık tutacak bir güç barındığına inanıyorum.
“Sözcükler”in, bir dönemin çok sayıda okurun gözünde
başvuru kitabı sayılan kitabının, iki ana odak üzerine
kurulmuş olması, Sartre’ın yaşamı ve ürünleri açısından
bakıldığında hem doğal, hem de doğrudur: Onda Okumak
ve Yazmak, aynı edimin tersi ve yüzü olarak belirir.
Baudelaire’i, Genet’yi, Mallarmé’yi, Flaubert’i okuyarak
yazarken, “Sözcükler”deki küçük Jean-Paul’un başlattığı
yolu, yolculuğu sürdürür.
Kitapların dünyası, şüphesiz bu dünyanın içinde. Sayfa,
ister okunuyor olsun ister yazılıyor, dışarıda bir başka
dünya, bir başka hayat akıyorkendir.
“Sözcükler”in son sayfalarında şimdiki zamanına döner,
bizim için şimdiden uzak bir geçmişe dönüşmüş bir şimdiki-yazma-zamanına
ve ünlü Latin deyişine bağlanır: Nulla dies sine linea
— yazmadan gün geçirmeyen “bu benim alışkanlığım ve
uğraşım” der. Hem kaleminin, hem kendisinin güçsüzlüğüne
ulaşırken nevrozundan kurtulmuş, kendisinden iyileşemeyeceğini
anlamıştır: “Ne yapalım: Kitaplar yazıyorum, yazacağım;
gerekir bu; ne olursa olsun bir işe yarar da”.
“Ailenin Budalası”nın ilk iki cildi toplam 17 bin satmış.
Kaç kişinin gerçekten kitabı okumuş olabileceği sorulduğunda
“ikiyüz ya da üçyüz” demiş Sartre: “Doğal bu, böyle
bir kitabı okumak gerçek bir çalışma ister”.
Neden, öyleyse, yazmış o 2136 sayfayı?
Mallarmé’yle ilgili bir saptaması yeter mi: “Edebiyat
herşey değilse, üzerinde bir saat durmaya bile değmez”.
Bu bakış modernlerin, modernitenin tipik özelliklerinden
birini getirir: Romantiklerden başlayarak yazma eylemine
yüceltici bir yükleme yapılmıştır. Postmodern dönem,
o yaklaşımı tersyüz etmeyi seçti, “yazar”la “yazan”
arasındaki fark olabildiğince silinmek istendi. Gelgelelim,
pek çok modern hâlâ yaşıyor, yazıyor; genç yazar kuşağının
içinden aynı perspektifi sürdürmeyi seçenler çıkıyor:
Okuma edimine de, yazıya da özel bir anlam verdikleri
gözlemleniyor.
Yeni teknolojiler, özellikle de İnternet ortamı, Edebiyata
ve yazma edimine bakışaçısını hepten değiştirecek mi?
Yazı’nın birdenbire Yazar’ın önüne geçeceğini, yazar
kimliğinin hızla kaybolarak yerini hemen hemen anonim
metinlere terkedeceğini, Okuma’nın yoğunlaşma yerine
sıçrama esasına dayanacağını ileri sürmek güç değil.
İkidebir Edebiyat’ın, Sanat’ın, Felsefe’nin bitiminden,
ölümlüğünden dem vuranlar için, açıldığını gördüğümüz
bu yeni dönemin gerçekleştirebileceği neredeyse özel
bir kaos formatı olduğu şüphe götürmez.
“Fahrenheit 451”den bu yana, epey felâket tellâllığı
örneğiyle karşılaştık. Uyarıcı çıkışlardı çoğu. Şimdi,
her zamankinden çok yazan insan, her zamankinden fazla
okunacak “şey” var karşımızda.
Sartre’ın Flaubert’i okuyarak yazdıklarına bakıyorum
da: Her zamankinden daha nitelikli ürünler bunlar, demeye
dilim varmıyor.
“Bir çöldeyiz, kimse kimseyi duymuyor” diyordu Flaubert.
Çöl eskisinden herhalde geniş.
|