Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

Sinek Gözüyle Bakmayı Öğrenebilecek Miyiz?

Dostum Hâmid Farazande, İran’daki entelektüellerin, Huntington ve Fukuyama gibi ‘reçeteci düşünür’leri gereğinden fazla ciddiye almalarından yakınıyor. Türkiye’de çok mu farklı durum? Kestirmeci “tez”ler ortaya atan, her durumda dörtköşe açıklamalar getirmeyi bilen küresel falcılara her yerde, her vakit ilgi duyulmuştur. Tutarlılıkları var mı yok mu, ona bile dönüp bakılmıyor genellikle. İşte Edward Said örneği: Birkaç yıl önceydi, Arap dünyasının ABD’ye asla diklenmeyeceği kehânetinde bulunmuştu; 11 Eylül yorumlarına bakıyorum, o sözlerine gönderme yapmıyor tabiî.
Tarihsel gelişmeleri birinci dereceden etkileyecek büyük olaylar patlak verdiğinde, herkes güvenilir ‘durum değerlendirmeleri’ ile karşılaşma gereksinmesi duyar — doğal, kaçınılmaz bir beklenti bu. Bazı ortamlarda düşünce üretimi hemen yoğunluk kazanır: Donanımlı, birikimli üyeleri sayıca az olmayan toplumlarda, peşpeşe yorumlar ortaya çıkar, yanyana dizilirler. Bu koşullarda nicelik de önemli olur, ne yazık ki: Bir bakış çoğulluğu, bir çözümleme zenginliği oluşabilmesi için, farklı perspektiflerden, farklı ‘disiplin’lerden beslenen kişilerin sözalmaları, kendilerini ifade etmeleri ciddi bir ölçüler dizisi yaratır karşımızda oluşmuş sisin içinde.
İkiz Kulelerin yıkılırken oluşturduğu kalın duman perdesi, bir tek fiziksel açıdan “göz gözü görmüyor” durumu yaratmış değildi: Simgesel açıdan da bir duvar çıktı önümüze: Ne olmuştu tam, neden olmuştu, daha sonra ne(ler) olacaktı, bu sorular olanca ağırlıklarıyla üzerimize çöktülerdi.
Nicedir “aydın”ların gerekirliği tartışma konusu. Vasat kanaat sahipleri açısından bakıldığında, aydının gereksizliği ayan beyân ortada. Türkiye gibi, birkaç yüz (yaklaşık altıyüz, deniliyor) köşe yazarının, ekranları kaplayan tartışma programlarının gedikli birkaç yüz “kronik konuğu”nun her gün topluma kanaat fışkırttığı ülkelerde, ayrıca aydınlara gereksinim duyulabilir mi?
Dokuz hafta önce, yeni yüzyılın çehresini, gidişatını geniş ölçüde etkileyecek bir gün yaşandı. O gün bugün, yıllarını kendi alanlarında düşünsel düzeyde derinleşmeye ayırmış pek çok aydının fikir kürsüsüne çıktığı gözlemlendi: René Girard’dan Muhammed Arkun’a, Umberto Eco’dan John le Carré’ye, Saramago’dan Adonis’e, Sontag’dan Baudrillard’a giden bir yelpazede, apayrı uzmanlık alanlarından, dünyagörüşünden hız alan çağdaşlarımızın, sözkonusu dumanın dağılmasına yabana atılamayacak katkılarda bulundukları gözlemlendi. Bir defa daha “aydınlara gereksinme kalmamıştır” görüşünün güdük kalışına tanık olduk böylece.
Gelgelelim, bu düşüncelerin kamuoyunu yönlendirebilmesi, loş bölgeleri aydınlatabilmesi için onlara bir de kulak verilmesi gerekir. Düşünce yerine reçete-kanaat üretmeyi yeğleyen ortamlarda kulak tıkamayı yeğliyor kimileri. 11 Eylül travması bağlamında, Türkiye’nin basın yayın organları, yerkürenin farklı köşelerinden çıkıp gelen temellendirilmiş düşünce alıştırmalarını genellikle yoksayma eğilimini benimsedi. Sığ ve yapay gündem maddelerine kilitlendi sayfalar, ekranlar. Sözümona tartışma zeminleri de, reçeteci düşünürlerin dipsiz (iki anlamda da) savlarıyla biçimlendirildi, sonuçta ‘çoğul bakış’ın önüne set çekilmiş oldu. Son çeyrek yüzyılı, aydın düşmanlığını başlıca varoluş gerekçesi haline getirmiş kişilerin güdümünde geçiren ülkemizin belki de yazgısı bu.
Üniversitesi nicedir çökertilmiş, Basını nicedir niteliksel açıdan büyük erozyon hareketlerine maruz kalmış, ifade özgürlüğü bağlamında basınç fanusu altında kalakalmış bir ülke, belli bir noktadan sonra, yalnızca düşünce üretiminde kısırlaşma tehlikesiyle karşıkarşıya durmuyor demek: Üretilen düşüncelerle ilişkiye girmesi, onlardan beslenmesi de ister istemez sınırlanıyor. Biri ötekinin ne ölçüde belirleyicisidir, varın siz hesaplayın.
11 Eylül, insan gözü’nün yeterliliğini şüpheli kılan dönüm noktalarından biri olarak Tarih’e geçmeye şimdiden hak kazandı, diyebiliriz sanıyorum.
İnsanın, benzetme tuhaf gelebilir, artık sinek gözü’nü kullanmayı öğrenmesi, bir durumu bütün cepheleriyle okumaya davranması gerek.
11 Eylül sonrasında filozoflar, siyasetbilimciler, biyologlar, iletişimciler, tarihçiler ve kültür tarihçileri, strateji uzmanları ve iktisatçılar, edebiyat ve sanat dünyasının temsilcileri sözaldıkça, bize bir odak çeşitlemesi hazırladılar.
Gerçeğin karmaşık bünyesine ancak yeni bir okuma biçimiyle dokunabiliriz.