Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

Şimdiki Zamana Sırt Dönmek

Üç tarihçimiz: Mete Tunçay, İlber Ortaylı, Ahmet Kuyaş tarih-roman ilişkilerini değerlendirmişler (Radikal Kitap Eki, 6 Temmuz 2001). Temellendirerek yazmak böyle durumlarda daha doğru bir tutum; “görüş” bildirince boşluklar, loşluklar çıkar ortaya — öyle de olmuş. Bu üç tarihçimizi de yakından tanırım, Edebiyat ilgi alanlarının dışında değildir. Gene de, içeriden sorunlarını bildikleri bir alan sayılamaz Edebiyat, getirdikleri yorumları mesafeyle ele almak gerekir. Aslında, her iki bölgeyi yakından izleyen, Tarih’e ve Edebiyat’a enikonu hâkim birkaç eleştirmenimiz olmalıydı. Bu tür ilişkilerde, yakalardan birinden bakmak yeterli olmuyor: Öteki yakaya sokulmak artık zorunlu.
Roman-Tarih ilişkisi nicedir gündemimizde. Yakın zamanlara gelesiye, Dünya Edebiyatı’nda da verimli bir konu olarak göze çarpıyordu o ilişki. Gelgelelim, Roman denildiğinde, tek önemli tartışma alanı sayılmamalı bu. Sözgelimi, Roman-Coğrafya ilişkisi de ciddî ölçülerle ele alınmayı hakediyor.
Türk okurunun kitaplarını tanıma fırsatı bulduğu, çağdaş romanın önde gelen isimlerinden Michel Tournier, bu kesitin üzerinde özenle duran yazarların başında geliyor. Şüphesiz, sözkonusu yoğunlaşmanın kendi romanlarıyla bağlantısını hiçe sayamayız; ama Tournier, başka romancılara, örneğin, yaşayan en büyük anlatı ustası saydığı Julien Gracq’a da ışık tutan bir yaklaşım getiriyor.
Bizim edebiyatımız değerlendirilirken, yeterince didiklenmiş midir ‘Coğrafya’ ile olan ilişkisi? Şiirde, anlatıda, denemede bu boyutun sık sık gözardı edildiği gözlemleniyor. Şair ya da yazar bir kentle, bir mahalle ya da sokakla, farklı mekânlarla çarpışmasını nasıl döküyor yazıya? Uzam fizik, psikolojik, fenomenolojik özellikleriyle yazarın sorunu olur; sorununa çözüm ararken çeşitli yazar açılarını sınar kafasında; bir çözümü seçer, yepyeni bir çözüm önerir, bir alaşım yaratma yoluna gider.
Roman bağlamında kalacak olursak: Yakup Kadri’den Tahsin Yücel’e, Yusuf Atılgan’dan Leylâ Erbil’e, ‘Coğrafya’ çerçevesinde okura sunulacak pek çok eksen olduğunu, ‘Tarih’le sınırlı bakışaçısının yapıtları indirgeyeceğini düşünüyorum.
Kaldı ki, Roman’ın dönem dönem Tarih’le sıkıfıkılaşmasının en önemli gerekçelerinden biri, “Şimdiki Zaman sıkıntısı”ndan kaynaklanıyor gibi geliyor bana — açmayı deneyeceğim:
Milan Kundera’nın, “Roman Sanatı” (Afa Yayınları, 1989) başlıklı kitabına aldığı “Yetmişbir Sözcük”, yazarın bir dergi yöneticisinin isteğine uyarak kaleme aldığı “özel terminoloji”sini içeriyordu. Geçenlerde (Le Monde, 4 Temmuz 2001) akıp giden onbeş yıllık süre içinde kişisel sözlüğüne eklenen bir avuç sözcük daha seçerek bu soruşturmayı derinleştirdi Kundera. Sonuncusu bir sözcük değil de, bir durum belirtkesi: “Kendini Yineleme Utancı”.
Komünizm sonrası dönemde, Orta Avrupalı bir yazar dostu, “Bizim gereksinme duyduğumuz bir Balzac şimdi”, demiş Çek asıllı romancıya. Bölgedeki yeni durumu anlatmış önce ona: Para’dan başka tapılacak birşey bulamayan gençleri, Mafya düzenini, her türlü etik kaygının çöküşünü, zalim ve budala, bayağılığa sınır tanımayan yeni kapitalist düzeni öylesine usta bir üslûpla çizmiş ki Kundera’ya, sonunda ikisi birlikte uzun uzun gülmüşler.
“Sahi, neden gülmüştük ki?” diye soruyor bugün, “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”nın, “Gülünesi Aşklar”ın, “Şaka”nın yazarı. Ve ekliyor:
“Praglı dostumun ülkesinde yaşadığı dönem Balzac’ına gereksinme duyuyor mu? Belki. Belki de, Çekler için, ülkelerinin yeniden kapitalistleşme sürecine ilişkin, Balzac’vari biçimde zengin kahraman kadrolu, bol betimlemeli, geniş bir roman panoraması okumak yararlı, aydınlatıcı, ilginç olacaktır. Ancak, romancı sıfatına lâyık hiçbir romancı bu tür bir roman yazmayacaktır. Başka bir İnsanlık Komedyası kaleme almak gülünç olur. Çünkü Tarih, İnsanlık Tarihi kendisini yineleme zevksizliğine sahip olabilir de, bir sanatın tarihi yinelemelere tahammül edemez. Sanat, sabırlı bir ayna gibi, Tarih’in bitmez tükenmez yinelenmelerini kayda almak için burada değildir. Sanat, Tarih’in yürüyüşüne eşlik etmekle yükümlü bir koro ya da çalgı sayılmamalıdır. O kendi tarihini yaratmak için buradadır. Bir gün Avrupa’dan kalacak olan, bir başına hiçbir değeri bulunmayan, yinelemelerle dolu tarihi değildir: Kalma olasılığı olan tek şeyi, sanatlarının tarihidir”.
Bundan mıdır, Şimdiki Zaman’a sırtımızı dönmek isteriz?