Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

Terör, Savaş, Sanat

Terörü Savaş Terörü’nün izlediği şu günlerde, insanın gözünde insan yaşamının ne kadar değersiz olduğu bütün apaçıklığıyla gözler önüne seriliyor bir kez daha. Ölüm istatistiklerini aldırışsız vurgularla ifade ediyor haber programları. Yeniden canlı yayında izlemeye mahkûm edildiğimiz yılgı tablosu büyük bir hızla hareket ediyor. Haftadabir yazıyorum ya burada, Azrail acelesine yetişmem sözkonusu değil: Görüntü sesten çok daha çabuk tutuyor elini.
İkiz kuleler vurulduğunda, kayıp sayısı üzerinde durulurken, aklıma gelen bir konunun üzerine sıcağı sıcağına gitmekten utanç duydum, beklettim o anlamsız ama kaçınılmaz kaygıyı: Hangi sanat yapıtları yokolmuştu 11 Eylül günü, New York’ta? Bir süre sonra, kimi bilgiler yeraldı basında: Miro’nun bir, Liechtenstein’ın bir tablosu, Nevelson’un bir yontusu halısı derken büyük bir Rodin koleksiyonuna değinildi: 300 parçalık bir toplam eriyip gitmişti — bronzlar, desenler... Bir kayıp kataloğu çıkacak mıdır ortaya bilmem, bütün bildiğim, şüphesiz insan kaybıyla hiçbir biçimde kıyaslanamayacak, ama insanlığın önde gelen değerleri arasında yer tuttuğu için yabana da atılamayacak bir yokoluş öyküsü bu olayın sonuçları içinde gözden kaçacak.
Yazılı kaynaklarda anılan, çoğu savaşların bilânçosunda gizlenmiş, birkaçı öne çıkmış kayıpları düşünüyorum. Tarih’in en büyük dramlarından biri sayılan İskenderiye Kütüphanesi yangını, insanlığın belleğinden canalıcı parçalarının silinmesiyle sonuçlanmıştı. O kâbusun öncesi de vardır, sonrası da gelir: Moğolların Bağdat’ta elyazmalarını nehre dökmelerinden, yakın geçmişte yokedilen Saraybosna Kütüphanesine giden çizgiden ağır bir duman yükselir.
İki dünya savaşında yokolan sanat yapıtlarının da, bilebildiğim kadarıyla, kesin dökümü yapılabilmiş değil. Özellikle, II. Dünya Savaşında, Polonya ve Almanya gibi bombardımanların yüksek dozda gerçekleştiği ülkelerde, bırakalım müzeleri ve çok önemli mimari yapıları, pek çok kentin ortadan kaldırıldığı belleklerden silinmeden, son dönemde yeni hedefler onlara eklendi. Ne kadar yapıyorsa o kadar yıkıyor insan.
Savaş kâbusu, büyük sanat yapıtları da doğurmuştur. Çağımızın en ünlü örneği, Picasso’nun Guernica tablosu sanırım. Orada, bir başka savaş döneminin yılgın tanığı Goya’nın dehşet sahnelerinin izleri de okunur. Körfez savaşı sırasında, “İskeletler Dansı” başlıklı küçümen bir kitap yazmış, konuyla birebir bağlantılı bir görsel antologyayla o metni desteklemiştim. Şimdi bakıyorum da, Sanat’ın insanoğlunun belâ doğurucu güdüleri karşısında pek bir direnci olamadığı inancına kapılmadan edemiyorum. Kaldı ki, bütün sanatçıların, yaratıcıların, yazar ve düşünürlerin Savaş’a diklendiğini söyleyemeyiz: Sözgelimi, Fütürist akımının öncüsü Marinetti düpedüz bir savaş kışkırtıcıydı, sonsuz övgülerle yaklaşıyordu kara vebaya, ne yazık ki bu yaklaşımını üstelik tutarlı bir estetik sonuçla bütünlemeyi de başarmıştı.
Öte yandan, savaşa karşı yazılanlar, o bağlamda gerçekleştirilen güçlü sanat yapıtları, kesintisiz saldıran bir dünyadan bizi uzaklaştırmaya gerçekten de yetmemiştir: Neresinden bakılsa, Sanat’a ve Edebiyat’a en düşkün olan muktedirlerin bile, konu güç istemine geldiğinde, gözlerini kırpmadan savaşa koştuklarını biliyoruz.
İkiz Kulelere gerçekleştirilen saldırının, Afganistan’a başlatılan saldırının son savaş provaları olmayacağından şüphemiz yok bugün. Savaşın bitmesi, savaşın ekonomik ve siyasal musluklarından beslenen iktidar sahiplerinin olanak tanımayacakları bir olgu. Bir fasit daire halinde, dolayısıyla, Savaş’ın kültürel türevleri de olacak anlamına geliyor bu tekrarlanan yazgı.
İkiz kulelerin yerine yeni yapılar dikilecek. Kesinkes bir “in memoriam” anıt dikilecek New York’a. Lichtenstein’ın saldırgan avcı uçaklarını çizgiromanlardan çekip çıkardığı örnekleri anımsamak bile istemeyecek şehrin yöneticileri, büyük olasılıkla hamasi estetiği ağır basan bir model seçmeyi yeğleyecekler — oysa oraya, belki bir dev ekran yerleştirmek, yeryüzünden nasıl olsa hiç eksilmeyen savaş görüntülerini kesintisiz naklen yayın düzeniyle vermek daha anlamlı bir çözüm yolu olabilir.
Mencius’un sözüne bir başka yazımda değinmiştim: “Savaş, toprağın insan etini yemesini sağlamaktır”.
Nasıl olsa bir terör boyutu olan Sanat, Edebiyat, Felsefe, Bilim gibi uğraş alanları belki canalan terörün, savaş terörünün canalıcı panzehiri olma işlevini sürdürmek açısından vazgeçilmez bir önem taşıyordur.