Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

Araya Girmek

CNN Türk’de Şahin Alpay’ın konuğu Reşit Canbeyli’ydi geçenlerde bir gece, onları izledim, yüzyıl dönümünde bilimin durumu üzerinde söyleştiler; ardından, Can Kozanoğlu ile İhsan Bilgin’in şehirler ve şehircilik açısından yüzyıl dönümünü değerlendirdikleri konuşmayı da kaçırmadım. Çeşitli yerli ve yabancı kanallardan, haftada birkaç kez, bu tür söyleşileri izliyorum. Yerli ve yabancı gazetelerden, haftada birkaç kez, canalıcı söyleşileri de okuyorum. Yıl içinde, demek ki, ortalama bir söyleşi okuyor ya da dinliyorum hergün. Her yıl, ben de altıyedi kez konuk oluyorum o köşelerde, bazı yıllarda artıyor da o ortalama. Ne yapılıyor, ne yapıyorum böylesi bir durumda? Avrupalı, “intervention” kelimesini kullanıyor epeydir: Sözlükler “müdahale, konuşma, el karıştırma, araya girme, roloynama” karşılıklarını öneriyorlar — yapılan, sanıyorum, iyi-kötü bu.
Bir boyut daha eklemek isterim: Günün üstdüzey ortalama yargısı’nı oluşturuyor, böylece, “aydın”lar. Bir kalıp, bir basmakalıp sonuçta. Kitlelerin ortalama kanısı da bu yoldan biçimlendiriliyor. Farksa, fark şu: Aydınlara göre kitle daha ağır bir tempoyla gözden geçiriyor, değiştiriyor basmakalıp yargılarını.
Müdahale eden, karışan, araya giren ya da bir yargının yerleşmesinde, etkili olmasında roloynayan insanlar ikiye ayrılıyorlar bence: Bir, özgün düşüncesi olmayan, herşeyi değilse bile çok şeyi, kısacası dünya düşünce gündemini sıkı takibe alan, ortalama yargıyı avucunun içinde tutarak onu yansıtanlar var; bir de, yerleşik yargıyı her an sarsabilecek, kişisel prizmasından beklenenden çok beklenmeyeni süzüp çomak sokan, kısa devre yaratan, alabora etmese de sallayan kişiler var. Yanyana, içiçe ilerliyor iki tarafın araya girişleri. Birileri ilk adımı oturturken, öbürüleri sonraki adımı hazırlıyorlar. İkili söyleşilerde üçlü bir düzen oluşuyor, gördüğüm kadarıyla: Bir yansıtan ile bir sallayan söyleşiyor bazan, iki yansıtan birlikte söyleşiyorlar kimi zaman, iki sallayan biraraya daha az geliyor (Grass ile Bourdieu’nün önce Arte’de, sonra Le Monde’da ve İnternet’te yayımlanan söyleşileri sözgelimi). Tablo, bu mantığın uygulanışına koşut biçimde yerinden oynuyor.
Şüphesiz, yerel sınırları olan araya girmelerle, evrensel açılımları bulunan araya girmelerin etkilerini farklı ölçütlerle ele almak zorunluluğu doğuyor bu kavşakta. Globalleşmeden sık sözedilir oldu ya, düşünce zemininde de, yaratı zemininde de koşullar bu olguyu doğrulamanın henüz çok uzağında: Grass-Bourdieu söyleşisini, ânıanına, yerkürenin dörtbir yanında tüketiyor ilgili çevrelerin ilgili insanları — işte biz de, biriki ay arayla Cogito’da çevirisini yayımladık (bir günlük gazetede, bir haftalık dergide de pekâlâ yayımlanabilirdi). Karşı yönde böyle bir akış yok buna karşılık. Araya girmelerinin önem katsayısı ne olursa olsun, iki Türk aydınının müdahalesi yerel boyutun ötesinde bir alımlanma alanı yaratmaya hak kazanamıyor — evrensel çapta canalıcı özellikler taşısa da.
Yarım yüzyıl öncesiyle kıyaslarsak, bir genişleme sözkonusu gene de. 1945’i izleyen yıllarda, Sartre ya da Camus çıkış yaptıklarında, periferik coğrafyada sözleri Tanrı kelâmı gibi algılanırdı handiyse. “Hiza”nın oldukça uzağındaydık o dönemde. Dahası, Sartre’ın, Camus’nün müdahalelerinden ya haberdar bile olmuyorduk, ya da beş-on yıllık kaymalarla eline ulaşıyordu ilgili bir avuç insanın, o araya girmeler.
İletişim ağının güçlenmesi, bir yönde geçişi hızlandırdı herşeyden önce. Şaşkınlıkla, ezilerek, kavrama güçlüğü çekerek yüzyüze gelmiyoruz gerçekleşen müdahalelerle. Grass-Bourdieu ikilisini dinlerken, “meydanı boş bulunca, Heidegger ve Derrida’ya veryansın ediveriyorlar, bu söylediklerini Derrida’yla karşıkarşıyayken ifade etmeleri daha tutarlı bir tavır olurdu” demekle yetinmiyor, ekliyebiliyoruz da: “Grass-Bourdieu söyleşisinin obscurantisme’i işleyen bölümleri üzücü ölçüde koftu”.
Bu aşama önemli tabii. Bir sonraki aşamaya da buradan gidilebilir, gidilebilecekse. İstanbul’dan, Delhi’den, Nairobi’den, Ottawa’dan, Lima’dan, Sydney’den çıkan sesler, benzeri noktalarda gerçekleşen müdahaleler, eşit koşullarda dolaşıma çıkabilecekler mi? Kendi payıma, bu durumun gerçekleşmemesi için neden görmüyorum ben.Sorun, kendimizi nereye koyduğumuza, nasıl konuşlandırdığımıza bağlı sıkısıkıya. Türk aydını, yazarı, sanatçısı yurtdışına, Dünya’ya açılmaya çok hevesli özünde. Gelgelelim, kapısı çalınsın diye beklemeyi yeğliyor, adım atabileceği durumlarda pısıyor genellikle. Kendi çöplüğünün horozu olmak — kısır bir hedef. Daraltılmış bir Dünya tasavvuru, sonunda horoz dövüşlerine çarpa çarpa anlamsızlaşan araya girme biçimleri yaratıyor. Bilmiyorum o çabalardan araya girme diye sözedilebilir mi?
Eşit koşullarda dolaşıma çıkılabilir derken, bu aşamanın kendiliğinden, kendi kendine gerçekleşeceği kanısına dayanmıyorum. Olabilecekse, şıpınişi olacak da değil bu: Herşey yolunda giderse, XXII. yüzyıla öyle girilebilir belki de. Çalışmak, yumurtanın kabuğunu kırmak, daha iyi dil öğrenmek gerekecek merkez dışındakiler için. Merkezdekilerinse, genlerinde yer etmiş üstünlük kuruntusundan kurtulmayı öğrenmeleri zaman ve çaba gerektirecek.
Avrupalılara bakıyorum da, hâlâ Avrupa’nın ne olduğunu çoğunun bilmediğini görüyorum. Sanıyorum Erasmus’tan Derrida’ya, epey çalışmaları gerek daha. Amerikalılara gelince: Onların önce Dünya haritasını tanımalarında yarar var.