Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

Şiirin Mümini Ya Da Kâfiri Kesilmek

Son çeyrek yüzyılın, kültür yaşamımızdaki en önemli sapmalarından biri, kişilerin yapıtların önüne geçirilmesi oldu. Sorun bakar bakmaz göze çarpmayabilir, onu görünür kılmak için epey çaba harcamak, dönemin dergi ve gazetelerini taramak gerekir. Yüceltirken de, yerin dibine sokarken de kişileri hedef alan bir ortam, o kişilerin kitaplarıyla, yapıtlarıyla sağlıklı bir okuma ilişkisi gerçekleştiremiyor demektir. Değerlendirebilmek, yorum geliştirmek, anlamlı bağlantılar kurmak için önce metinlerle birebir ilişkiye girilmesi beklenir.
Sanırım bundan, bir tartışma başladığında, dizinlerde yalnızca “özel isimler” yer alıyor. Şiir mi tartışmanın konusu, pek çok şair ismi geçiyor satırlarda, neredeyse tek bir kitap ismine rastlanmıyor. Bunun bir nedeni yapıtın hedef alınmamasıysa, bir başka nedeni de, geçmişteki kadar iz bırakan yapıtların ortaya çıkmaması olabilir şüphesiz. Bana kalırsa, ortaya çıkan sonuçta iki gerekçenin de payları var. Çevremdeki, şiirle enikonu ilgili ortayaşlı ve genç insanlara sordum, bu gözlemimin sağlamasını yapmak için: Geride kalan 15-20 yıl içinde “isim yapmış” şairleri sıralamakta hiçbir güçlük çekmiyorlar da, iş onların kitaplarına gelince pek az “başlık” anımsıyorlar.
“Memleketimden İnsan Manzaraları”na, “Otuzbeş Yaş”a, “Garip”e kadar gidecek değilim. Şiir okuru, 1960-75 arası yayımlanmış pek çok şiir kitabını neredeyse evinin içi gibi tanır: “Göçebe”yi, “Dünyanın En Güzel Arabistanı”nı, “Devlet ve Tabiat”ı, “En/cam”ı, “Kirli Ağustos”u bir düşünün. Yaşı 50’nin, 40’ın altında olan şairlere geçin sonra: Çok sayıda şair isminden az sayıda şiir kitabı başlığına ulaşabildiğinizi göreceksiniz.
Faturayı dosdoğru, yalnızca bu şairlere çıkarmak, onların yeterince güçlü yapıtlar veremedikleri konusundan emin olmak işin kolayına kaçmak olur, diye düşünüyorum ben. Bunu anlamak için, edebiyatın ve sanatın çeşitli alanlarında sınama işlemlerini yinelemek en doğrusu. Medya eliyle üne kavuşturulmuş, popüler kılınmış kitap başlıklarını ayırın kenara, bakalım sizde ne, ne kadar kalmış, iz bırakmış. Bana öyle geliyor ki, insanımız nicedir herşeyi televizyon izler gibi izliyor, elindeki uzaktan kumanda aracıyla kanal değiştirmeye alışmış ya, zihninin yoğunlaşma gücü de hayli yıpranmış bu nedenle: Ciddî odaklaşma isteyen konularda sıçramaya başlandığında, bellekte iz oluşmasını beklemek olanaksız.
Şiir konusuna dönecek olursak, yeni medya düzeni uzun süredir isimleri öne çıkardığı, şahıslara ışık tuttuğu için yapıtların gölgede kaldığını hemen söyleyebiliriz. Şairler, başkalarından daha az Nergiz olmuyor, herkesin “onbeş dakikalığına” ünlü olma isteği onlarda daha yüksek bir katsayıyla beliriyor. Gizlenme, görünmeme çabası verenler de, bu nedenle göze batıyor: Niyetleri taban tabmana zıt olan Sezai Karakoç ve İsmet Özel, aynı oranda ilgi topluyorlar sonuçta. Arada kabak, iyi şiirin başında patlıyor bazan: Cahit Zarifoğlu’nun şiiri hakettiği ölçüde okunmuyor.
Şairin bu gelişmedeki rolü bir başına değerlendirilmemeli gene de. Orada, asıl bakılması gereken, buzdağının altı: Ne yazmış, nasıl yazmış? Okurun rolü burada başlıyor işte. Yapıt’a mı dönüyor yüzünü, Şahıs’a mı? Şiiri şairin imgesinden ayırıyor mu, yoksa, ya aşk, ya nefret, ya körükörüne bağlılık ya körükörüne kayıtsızlık, bir “kült” ve “karşı-kült” imdine mi yöneliyor?
Okur, kendisiyle yapıt arasına pek çok şeyin girmesine izin veriyor, şahıstan ürünü koparamıyorsa, ortaya çıkan bulanık tablonun sorumluları arasında yerini almış demektir. Bu gözlüklerle okunan hiçbir kitabın, hiçbir metnin gerçekliğine sokulmak elde olmaz: Merkezden periferiye uzaklaşılmıştır. Şahıslara bağlanan, içerleyen, sevda ya da öfke besleyen okur, okur değildir; birilerinin mümini ya da kâfiri kesilmek, ürünle ya da yapıtla hasta bir ilişki kurmuş olmanın göstergesidir.
Okumak, durmadan öğrenilen iş. Kişinin kendisini yetiştirmesi, yontması, inceltmesi bir ömür ister. Şiiri, edebiyatı, felsefeyi, bilimi, müziği (evet), resmi (evet) okuma uğraşı vermek, insanın sınırsız bir alana açılması, o alanda aralıksız beslenmeyi sürdürmesi anlamına gelir.
Bizim kültür ortamımızda, Eleştiri yalnızca yapıtlara, daha çok da yapıt verenlere yönelik bir “yargı mekanizması” olarak algılanıyor, genelde.
Eleştirilmeyen okur, kendisini eleştirmeyi öğrenmeyen okur kimsenin velinimeti değil.