Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

Doğadan Korkan Şehir

Neredeyse on yıl boyunca yazı masamda oyalanan “Korku-luk” başlıklı denememi, sonunda, vardığı noktada “Su, Tüyün üzerinde Bekler” (Sel Yayınları, 1999) adlı kitabıma aldığımda, onu “—” işaretiyle biten bir cümleyle durdurdum: Yarıda kalmış, bırakılmış o cümle ile, bir bakıma denemenin bitmediğini, tamamlanmadığını vurgulamış oldum böylece: Günü sırası gelecek, ya kaldığım yerden, ya da bambaşka bir çıkış noktasından yeniden harekete nasıl olsa geçecekti yazı, bunu bana fısıldayan içsesi işitiyordum düpedüz, yoksa bütünlerdim o metni şu ya da bu biçimde, olmadı bekler, bekletirdim: Ama korkunun, daha doğrusu kitlesel korkunun, imgelemimi 1990’da harekete geçiren iki olayın (penguenlerin bilinmeyen nedenlerden dolayı korkarak topluca ölmeleri + Mekke’deki tünelde paniğe kapılan hacıların sıkışarak can vermeleri) çerçevesiyle sınırlı kalamayacağını, bize (bana) daha da yaklaşacağını öngörmüştüm diyecek değilim şüphesiz: Ne bir öngörü sözkonusuydu, ne güçlü seziler, sezgiler devredeydi İskender kılıcını vurduğumda — nereden bilebilirdim kuluçkada bir tragedyanın biçimlenmekte olduğunu, onu bir korku sisinin izleyeceğini.
Gölcük depremi, 17 Ağustos 1999 günü, sabaha karşı 03.15’de yaklaşık 45 saniye süren ve bu süre içinde geniş bir alanda ölümlere, yıkımlara yol açan bir doğa olayına indirgenemeyecek bir gerçeklik alanı yarattı: Bugün 4 Aralık 2001, olayın üzerinden iki yılı aşkın bir zaman dilimi ayırıyor bizi, ama deprem kuşağında, özellikle de İstanbul’da yaşayan çok sayıda insanın gözünde, yaşanan yılgının merkezi hareket etmeyi, çok yakın bir geçmişten olası bir yakın gelecek takvimine doğru kaymayı sürdürüyor. İnsanlar korkuyorlar. Korkmak fiilinin bir toplumda şimdiki zamanda, geniş zaman kipinde çekilmesi sıradan, sık rastlanan bir durum değil. Oğuz Atay’ın sözleriyle, “korkuyu beklerken”, korkuyu bekleyerek, onun başucunda durarak yaşamak, kimsenin kolay kolay alışamayacağı bir koşul. Buzzati’nin büyük ustalıkla atmosferini, varoluş denklemini kağıda döktüğü ‘Tatarları bekleme’ olgusundan farklı burada durum: Çölün dibinden gelebileceğine vardığımız gerçek ya da sanal düşmana karşı geliştirebileceğimiz savunma taktikleri sözkonusudur hiç değilse; içinde bulunduğumuz konumda düşman evimiz, üstünde yaşadığımız rahim toprak: Onun ne zaman, nasıl davranacağını kesinlik düzleminde öngörmemiz, buna göre hazırlanmamız, hazır durmamız olanaksız değilse bile çok güç.
Deprem, bir üyesi olduğu doğal âfet ailesinin öbür üyelerinden ayrılmasına yolaçan kimi temel özellikler taşıyor bir kere: Kasırganın, selin, çığın, büyük yangınların iyi-kötü takvimle sınırlı, önceden bir ölçüde gerçekleşme eşikleri belirlenebilen, kimi somut önlemlere vakit tanıyan, yayılma sınırları kestirilebilen ya da daraltılabilen ana karakteristikleriyle karşılaştırıldığında, depremin korkutucu boyutunun, öteki doğal âfetlere oranla çok daha zor okunuyor olmasından kaynaklandığı görülüyor. Bilinenler, bilinmeyenlerin yanında, korku denklemi açısından yararlı olacağına zararlı oluyorlar insan bünyesi üzerinde: Deprem kuşağında yaşıyorum, ama depremin ne zaman, hangi şiddetle gerçekleşeceğini hiçbir yetkili (bilgili) ifade edebilecek durumda değil: Burada yaşayacak, yaşamayı sürdüreceksem, bütün bilinçli hazırlıklarımın ötesinde korkumu yenme nedenim olabilir mi?
Herşeyden önce, depremin kendisiyle korkusu arasında izdüşümlü bir gelişme yok. Sözgelimi, yerleşik deprem korkusu (fobisi) ile öncü depremler arasında bir koşutluk kurulabilir de, ana depremin içimizdeki korku ile birlikte büyüyüp hazırlandığı söylenemez: Yeraltındaki gelişmelerden bilincimiz tümüyle habersizdir, önce deprem başlar, sonra korku tırmanır. Daha kötüsü, ana şok sonrasında başgösterir: Artçı depremler, sayıları kaç olursa olsun, hangi süreye yayılırsa yayılsınlar, hafifleyerek sürüp giderler, oysa deprem korkusu şok anında gerçekleşen korkudan farklı bir kimliğe bürünür, bilinci sarıp sarmalayan bir dokusu vardır, yalnızca şimdiki zamana ait değildir artık, uzun bir geleceği olacaktır.
Çünkü, uzun bir geçmişi olduğu, bir dönemeçte, 17 Ağustos 1999 günü anımsanmış, anımsatılmıştır. 1509 yılında gerçekleşen “Küçük Kıyamet”, birdenbire silik bir tarihsel veri olmaktan çıkmış, kapımızda beklediğini kavradığımız, saatının yaklaşmakta olduğunu artık işitir hale geldiğimiz Gelecek Kıyamet’e öbür ucundan bitişmiştir.
Bir şehirde korku içinde yaşayanlar, acaba, bir başka şehirde büyüyen, çekirdeğe yerleşen korkuyu, bu nedenle daha iyi anlarlar mı?