Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

Sanat Neden Toplum İçin Olsun?

Önemli bir belgesel: Yeni Dalga sinemacıları Yeni Dalga hareketini anlatıyor. 1960’ların hemen başında gerçekleştirilmiş filim; Truffaut, Chabrol, Godard, Rivette ve başkaları söz alıyor akış içinde.
İki saptamayı ayırdım, izlerken. Jacques Rivette, ötekilerin de girdiği bir boyuta en açık gerekçelerle yer verdi konuşmasında: Yeni Dalga’nın tecimsel başarısızlığa yazgılı olduğunu vurguladı: “Beklenen, istenen sinemayı yapmadık”. Senaryolar açısından geçerli bir kere bu; dilsel özellikleri, anlatım yenilikleri işin tuzu biberi olmuş. Godard seyirciye yüklendi tabii: En başarılı savaş filimlerinden biri “Les Carabiniers” idi, dedi, savaşın yaratıcısı insanların bönlüğünü bütün çıplaklığıyla veriyordu. Ama, diye sürdürdü: Bunu istemiyordu sinema seyircisi, “En Uzun Gün” gibi filimlere bayılıyorlardı, onların beklentisi ortadaydı: Bol kan, kahramanlık hikâyeleri, yaşlı kadınlara tecavüz, vatan uğruna vahşice ölme ve öldürme.
Kim tersini savunabilir, bütün bunlar doğrudur. Godard’ın, gerçekten sinema, sanat olarak sinema yapmaya kalkışan yönetmenlere ilişkin bir başka gözlemi de şu: Yapımcıların, teknisyenlerin yarattığı engelleri bilmek gerekir, dedi: “O ışık olmaz”, deyip işin içinden çıkarlarmış. Bir çok özgün buluşu doğmadan öldürürlermiş. Cocteau’ya kan kusturmuşlar sözgelimi.
Beni asıl ilgilendiren, Fransa’daki sinema seyircisinin alışkanlıkları (ki bu alışkanlıklar bence evrenseldir) üzerine görüşleri oldu Godard’ın: “Türlere kayıtsız şartsız bağlıydılar, biri çıkıp sınırları çiğnediğinde çileden çıkarlar, asla benimseyemezlerdi”. Otuz yıl sonra değişen birşey mi var, evet, herşey daha kötü şimdi.
Belgesel, geceyarısını hayli geçe yayımlandı, yorgun ve uykuya hazırdım, sonra yattım, uykum kaçtı, yatakta muhasebeye daldım: Zor zanaat, kendi işini doğru bildiğin yoldan yapmakta direnmek. Ne küstahlıklar, zorbalıklar, hafifsemeler çıkıyor kişinin karşısına. Sanat, Toplum’a karşı savaşım vermektir — bir de sorarlar: Sanat, Toplum için değil mi? İçinde yaşadığımız toplumların sağlığı yerinde olsaydı belki bizim de sağlığımız bozulmaz, şiir yazmaya ya da filim yapmaya kalkışmazdık.
Altı-yedi yıl önceydi, İsmet Özel’le başbaşa bir açık oturuma çıkmıştık İstanbul Üniversitesi’nde, “İslâm toplumu gerçekleştiğinde şiire, resme, yontuya gereksinme kalmayacak” demişti İsmet. Bir ütopya çerçevesi çiziyordu (İslâm’ın sağlıklı bir toplum yaratacağı varsayımıyla), komünistler de öyle düşünmüşlerdi, hepsi haklıydı. Gelgelelim, İslâm da Komünizm de toplumları sağlığına kavuşturamıyorlar, hastalığın nitelikleri, kimliği değişiyor yalnızca. Ama işin özü doğru: Şiir ya da Sanat, Toplumun hastalığı yüzünden vardır. Neden onun için yapılsınlar ki?
“Türlerin hiyerarşisi” konusuna dönüyorum, o bağlamda yaratılan gözle görülmez teröre. “Shakespeare bundan çok geç girebilmiştir Fransa’ya” dedi Godard, bile isteye büyük bir örnek üzerinde durarak. Asıl sorun tabiî modernlerle başladı. Muhafazakâr kalıplar eritildi, sınırlar aşıldı, iletişim koptu. Kitleler televizyon devreye girmezden önce de ortalama anlatıma, kurallara, tariflere kayıtsız şartsız teslim olmuşlardı: Tefrika roman varken Balzac’ı, uyaklı ölçülü şiir varken Apollinaire’i ne yapsınlardı?
Tür sınırı çözülünce kördüğüm başladı, hâlâ da sürüyor. Faulkner’ın akıl fakiri Benjy’si nasıl araba alıştığı yoldan sapınca ağlamaya başlarsa, vasat okur ya da izleyici de öyle, hemen yolunu yitiriyor, vızıldanmaya başlıyor, ‘olay yeri’nden uzaklaşıyor, kaçıyor. Alışmış bir kere: ‘Şiir şöyledir, şuna resim denir, böyle filim olmaz’. Sorunun kaynağında, gerçekte yaratıcı bir yanları olmadığı halde alana girmiş olanlar var: Alışılagelmişin yörüngesinden çıkmadan tekrarlayan edebiyatçılar, sanatçılar. Geniş bir tampon bölge yaratıyorlar, böylece tüketici de rahatlıyor: Ortalık, kimseyi uzun boylu tedirgin etmeyen ‘yapıtlar’ kaynıyor.
İşin özü tedirgin etmeyi amaç bilmekte, ille de çizgidışı ve alışılmadık ürünler doğurmakta biçimlenir, diyecek değilim elbette. Sancı, arayış kendiliğinden kopuşu gerçekleştirir. Türler, sınırlayıcı tanımları elimizi kolumuzu bağlar bir yerden sonra, çeperi kırıp dağıtmak, açılmak kaçınılmaz bir dürtü halini alır — yoksa, caka adına, ‘orijinallik’ çırpınışıyla amuda kalkmaktan dem vuruyor değilim herhalde.
Gene de, zorlanan sınırlar, töhmet altında bırakıyor kişiyi. Ciddi bir baskı çemberi sözkonusu. Uzlaşma eşiği var, hiç değilse onu aşmamalısınız. Ortam da, dönem de, siz içindeyken yargılayıcı, hatta infaz edici. Çok diklenirseniz varlığınızı kabul ediyorlar ya, sizi sığmadığınız, sığamayacağınız bir kavanoza yerleştirip etiketleyerek.