|
Meslek: Tanıklık
Usta fotoğrafçı Raymond Depardon, yıl içinde yayımladığı
“Aylâklık” başlıklı kitabıyla, bir kez daha “iyi” bir
yazar da olduğunu kanıtladı. Bununla kalsa: Son belgesel
filmi “Köylü Profilleri” de derin, ufukaçıcı bir yapıt.
Depardon’un üç ayrı ifade alanında içiçe, yanyana geçen
güzergâhına bakarken, iki konu açıldı önümde:
“Köylü Profilleri”nde, yaklaşık yirmi yıldır tanıdığı
dağ köylülerini kuşatıyor. Alabildiğine yalın bir anlatımla,
hiçbir açı-hareket-kurgu “oyun”una başvurmaksızın temel
bir tanıklık yapıtı ortaya koyuyor. Köylü’nün yaşama
biçimini saat saat önüne seriyor izleyicinin; “iş”ini,
“ilişki”lerini, Doğa ve Zaman içinde yeralışını herhangi
bir romans ögesi kullanmaksızın gözlüyor.
Birden “Bizim Köy”e gitti aklım: Türk Edebiyatının doruk
kitaplarından birine. Neredeyse tansıksı bir çıkış Mahmut
Makal’ınki. “Köy Edebiyatı” yaftasıyla daha çok indirgemeyi
başardığımız bir toplamın, bana kalırsa hâlâ merkezinde
duruyor “Bizim Köy”. Bugün yeterince, hakettiği ölçüde
okunuyor mudur o kitap, sanmıyorum. Bugün bize “oradan”,
“uzaktaki köy”den yepyeni bir versiyonu neden ulaşmıyor
acaba?
Köy kökenli yazarlarımızın kent yaşamını seçmeleri insanı
düşündürüyor. Avrupa’da, Amerika’da pek çok yazarın,
sanatçının son dönemde kırsal kesime, köylere çekildiğini,
büyük kentlerden de, küçüklerinden de uzaklaştığını
görüyoruz: Durrell ve Hemingway o yöne ilk sapanlardı;
Ted Hughes çiftlik yaşamına dönmüştü, ataları gibi;
şimdi de öyle: Jaccottet gibi bir şair, Kiefer gibi
bir ressam, Butor ve Le Clézio gibi yazarlar çoktandır
köyde yaşamayı seçenlerden birkaçı. Bizim yazarımız,
sanatçımız ancak tatil köylerine, kasabalarına çekiliyor
galiba; Fikret Otyam, Azer Yaran gibi tektük örneği
saymazsak.
Dolayısıyla, köyden “ses” gelmiyor nicedir; imge, görüntü
gelmiyor. Coğrafyamızın hâlâ en büyük parçasını oluşturan
köyün dilsizleşmesi yalnızca sosyolojik düzlemde bir
susku yaratsa iyi, bir de Doğa’nın giderek söz sahibi
olamadığı bir Edebiyat’a, Sanat’a mahkûm kılıyor bizi.
Depardon’un “Köylü Profilleri” önce bunu düşündürdü
bana, sonra da “belgesel”in olanaklarını. Öyle turistik
bir bakışaçısıyla, dışarıdan seyrederek yapılacak filimlerden
değil bu; yıllar yılı içlerine sokulduğu, her yıl aralarında
bir süre konakladığı insanları, yaşantılarını enikonu
tanımış Depardon, ardından çalışmaya koyulmuş, geniş
bir zaman dilimi gerektirmiş çekimler. Bu sabır, bu
ilgi, bu sevgi işin temelinde önemli bir yer tutuyor.
Bütün televizyon kanallarımızın bütün programcıları
içinde, benim gözümde ayrıcalıklı bir konumu olan Nuray
Yılmaz’ın, TRT’de yıllardır sessiz bir savaşçı kimliğiyle
sürdürdüğü Anadolu panoramalarının başarısı da buradan
kaynaklanmıyor mu?
Gelgelelim, “belgesel”in güçlü bir röportajdan güçlü
bir sanat yapıtına dönüşmesinin apayrı bir boyutun,
dil’in devreye girmesiyle doğrudan, olmazsa olmaz bir
bağlantısı var — bunu unutamayız. Konu sinemaya, ekrana
geldiğinde yaratıcılık da yetmiyor ama: Gözüpek, inanmış
yapımcılar olmadan ortaya sıkı yapıtlar çıkmasını bekleyemeyiz.
Bu tür bir işbirliğinin sıradışı sonuçlarıyla geçen
yıl karşılaşmıştım. Jean Genet’nin “Hizmetçiler” oyununu,
Gerçeküstücülerin ateşli “suç haklı olur mu?” tartışmalarını,
biri Chabrol’ünki olmak üzere iki uzun filmi esinlemiş,
bir dönemin (1930’ların) ünlü sıradan olayı “Papin Cinayeti”ni
duyanlarınız olmuştur: Yıllardır yanında hizmetçi olarak
çalıştığı burjuva ailesinin kadınlarını parçalayarak
öldüren Papin kızkardeşlerin öyküsüne yeniden kafayı
takan bir yapımcı, aynı anda iki yönetmene, aynı konuda,
biri konulu öbürü belgesel, iki film birden yaptırınca,
gündem yeniden sözkonusu olayın farklı boyutlarına kilitlenivermişti.
Dramatik film, “Kaatil Yaralar” şüphesiz çok etkileyici,
ürpertici bir yeniden canlandırma çabasına dayanıyordu.
Beni asıl büyüleyen, Claude Ventura’nın “Papin Kızkardeşlerin
Peşisıra” adlı belgesel çalışması oldu. Mahut olaydan
üç çeyrek yüzyıl sonra, elde hemen hemen “hiç”e yakın
somut veriyle yola çıkan yönetmen, iğneyle kuyu kazarak
bütün arşive ulaşıyor, oradan da, filmin en son karesinde,
hiçkimsenin yaşadığından haberdar olmadığı küçük kızkardeş
Papin’e, 80’ini aşmış, yüzü suçundan çok uzağa gitmiş
bir kadının okunaksız ifadesine varıyordu. Sinema salonundan
sallanarak, neredeyse yalpalayarak çıktığımı unutmayacağım.
“İş”in yabana atılamayacak bir yanı da bu: Hayat’ın
bir biçimde tanığı olmak.
|