|
Kitapların Sonsuz Ağı
“Okuma Uğraşı” sözünü, Akşit Göktürk’ün seçtiği o
yalın, ama yalınlığıyla ters orantılı diyebileceğim
bir uçsuz bucaksızlık ile karşımıza çıkan tamlamayı
çok seviyorum. Kimileri için değiştokuş edilemeyecek
bir keyiftir okumak; kimileri için, dikkat kesilme güçlüğünden,
yoğunlaşamama sorunundan beslenen bir eziyet: Okuma
uğraşı başka — orada, insanın bir bakıma yaşama biçimini
belirleyen, kimse tarafından yüklenmemiş, kendi kendine
nasıl olmuşsa olmuş, tutkulu bir göreve dönüşmüş bir
“iş” bekliyor bizi.
“İş” diyorum ya, düpedüz ‘okumak bir işlevi yerine getirmektir’
demeye getirmiyorum gene de. Öyle durumlar, meslekler
olduğunu biliyorum bilmesine, yaşamını “okuma”yla kazananları
bir kenara ayırıyorum. Okuma Uğraşı, benim gözümde,
onlardan çok okumayı kendisine iş edinmiş, hayatının
ana eksenini herhangi bir kurum ya da kişi tarafından
bu göreve tayin edilmediği, atanmadığı halde kitapların
arasında, kitapların kurduğu sonsuz ağın ortasında gönüllü
bir av olarak geçirmeye adamış insanlar için geçerli.
Okuma uğraşına kapılmış, kendisini gün gelmiş harflerin
dünyasına salıvermiş ve o dönmedolaptan bir daha inememiş
olanların çoğu iş-güç sahibidir öte yandan: Hekim, memur,
öğretmen, iktisatçı, asker, işçi, hattâ yazar olabilir
okuma uğraşının sarhoşu; yaşamını hangi yoldan kazanırsa
kazansın, bu yoldan “sarfetmeyi” yeğlemiştir.
Yazardan sözederken ironiye başvurduğum sanılabilir,
değil: Bazı iyi yazarların iyi okur olmadıkları görülür.
Bir de okudukları için, okudukça, okurken yazanlar vardır:
Pîrimiz Montaigne böyledir örneğin. Günümüz yazarlarından
Pascal Quignard’ın “ben önce okurum” sözüne değinmiştim
bir yazımda: “Okuduklarım olmasa yazamazdım” diyecek
yazarların arasına gönül rahatlığıyla kendimi de katarım
açıkçası: Ömrüm okudukça borçlanarak geçti, yetmiyormuş
gibi, borçlarımı andıkça büyüklendiğimi ileri sürenler
oldu — an geldi, kavradım: Yazmamdan çok okumama içerliyordu
çoğu. Çevremden, okuma uğraşını en saygın çabaların
önünde gören, gelgelelim başka uğraşların, genellikle
de ayartıcı dünyanın içlerinde yarattığı “meşgûl” sesinin
yarattığı anafordan zihinlerini kurtaramayan insanlar
eksik olmadı. Kurtuluşu, çoğu, ekşileşmekte bulmuştur.
Okuma uğraşına da, yazma uğraşına da limon sıkmaktan
geri duramazlar. Hafifletici sebepleri vardır: Kitapların
önemli bir bölümü boşuna yazılmıştır, onlarla zaman
yitirmenin anlamı yoktur; boşuna yazılmamış kitaplara
gelince, o kadar çoktur ki sayıları, onlara yetişmek
nasıl olsa olanaksızdır.
Okuma uğraşı, öteki uğraşlardan, sözgelimi bahçecilik
uğraşından farklı değil. Bahçe sevgisi, tutkusu ille
de bahçıvan olmayı, “iş”i bir meslek dalı olarak benimsemeyi
gerektirmez. Gelgelelim, “bu ülkede, bu topraklarda
hiçbir şey yetişmez zaten” türü bir akıl yürütmeyle
bahçe sevgisini bağdaştırmak da düşünülemez. Bahçeciliğe
sevdalanmış, bitki ve çiçek tutkunu kişi, “iş”i olağan
akışın ötesine sürüklemekten, taşırmaktan geri durmaz:
Toprakla, tohumla, iklim koşullarıyla boy ölçüşür, engeller
karşısında yılmaz, sonuç alana kadar her yolu dener.
Okuma Uğraşı’na kaptırmış olan da öyle: Kitabın, kitapların
peşine düşer; metnin labirentine dalar ve hem ilerler,
hem ikidebir geri döner; bir kitap ötekine gönderir,
okur oraya gider; bir başkası resimleri çağırır, onları
arar — karmaşık bir ilişkiler zinciri demeye gelir her
okuma deneyimi, kitabın önünden bir türlü kalkılmaz:
Ömür bazan böyle geçer.
Yoksa Okuma Uğraşı tamlamasını, Cesare Pavese’ye bağlanarak
Yaşama Uğraşı’na mı bitiştirmek midir, en doğru yaklaşım?
Kitap okumaya alışan, hayatının şahdamarına onu yerleştiren
biri için herşey okunabilirlik katına çıkmakta gecikmez:
İnsanlar, olaylar, nesneler, Doğa, Yaşam, Ölüm ayrı
ayrı sayfalar, ciltler, “Kum Kitap”larıdır sonuçta.
Yeni tanıştığımız birinin yüzü onun kişiliğinin, hikâyesinin
önsözüdür; oturduğumuz sofraya dağılmış herşey belli
bir sözdizimi anlayışına dayanır; gündelik hayatımız
virgüller, noktalı virgüller, ayraçlar ve soru işaretleri
arasından geçer, uykuyla noktalanır; duyduğumuz, işittiğimiz
bütün sesler kalın bir ansiklopedinin maddeleri: Tiz,
yumuşak, fısıltı, inleme, çığlık.
Gün gelir anlar birey: Gözleri okuma gözlüğüne dönüşmüştür.
Harfler, işaretler, simgeler, ifadeler, şüphe, korku,
umut, coşku, haz: Okumayı biliyorsanız. Ama kelimeler
birer tuzakmış, ama kurulmuş her cümle dipsiz kuyuymuş,
ne gam.
Benim işim okumak — diyebilmek.
Yaklaşık iki yıllık bir aradan sonra, Cumhuriyet’teki
‘köşebentli köşe’me dönerken, insan portrelerinden kitap
portrelerine geçmeyi düşündüm. Kitap tanıtma’dan ötesi,
öngördüğüm: Eski-yeni, yerli-yabancı, “okuma lâmba”mın
altından geçenlerden hareketle bir köprü kurmayı umuyorum.
Yalnızca kitap okumasıyla sınırlı tutmayacağım bu pazar
seanslarını: Zaman zaman imge, görüntü, ses, yapı, düş,
düşün, düşünce de geçecek ışığın altından. Cumhuriyet’teki
yazılarıma ara verdiğimde, “okuma defteri”mden kapmamıştım;
tam tersine, bu süre içinde daha da yoğunlaştım üzerinde.
Bu köşede yayımlayacağım yazıların kimilerini o defterden
seçeceğim, ama genellikle sıcak yazılar, sıcağı sıcağına
yazılar ağır basacak elbette.
Okumak bir de âyin.
|