|
Kutsal Kitabın Yeni Çevirisi
Kur’an-ı Kerimin kitaplığımda üç ayrı çevirisi var.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 1961’de yayımladığı, Dr.
Hüseyin Atay - Dr. Yaşar Kutluay’ın hazırladığı üç ciltlik,
iki dilde baskının yanında, Ali Bulaç’ın 1983 basımı
meâli ve sözlük çalışması yeralıyor. Üçüncü versiyon,
1976’da iki cilt olarak basılmış bir dil hazinesi: Muhammed
bin Hamza’nın XV. yüzyılda gerçekleştirdiği bu “satır-arası”
Kur’an çevirisi, türkçesinin gözkamaştırıcılığıyla dikkat
çekiyor.
Türkiye’de İslâm, son on yıl içinde, hiçbir zaman olmadığı
kadar gündeme oturdu. Kur’an-ı Kerim etrafında ne zaman
bir yorumlama tartışması yaşansa, elimizin altındaki
çeviriler konusunda soru işaretleri doğuyor. Herkesin
üzerinde iyi-kötü uzlaşacağı, çok notlu bir eleştirel
basım çeviriye gereksinmemiz yok mu?
Bu tartışmalar süredursun, Kitabı Mukaddes şirketi,
Kutsal Kitabın yeni bir çevirisini okura sundu. Sözkonusu
çevirinin hazırlıklarının on yılı aşkın bir süredir
yürütüldüğünü biliyordum; çeviri kurulunun ilk çalışmaları
başladığında, 1989 yılında, birkaç ay boyunca toplantılara
katılmış, çeviri örnekleri üzerine raporlar yazmıştım.
Ekipten tatsız biçimde ayrılmamda, benimsenen çeviri
ilkelerinin payı olduğunu söylemek isterim.
İki nüsha, masamın üzerinde yanyana duruyor şimdi. Bendeki
1949 baskısı Kitabı Mukaddes çevirisi, 2001 baskısı
Kutsal Kitap’tan, teknik açıdan kat be kat üstün ne
yazık ki: Cildin, kâğıdın, basım işlerinin özenliliği,
yarım yüzyıl sonra neden sağlanamadı acaba? Asıl sorun,
kapaklar açılınca başlıyor ama: İki çeviriyi koşut biçimde
okumaya yöneldiğimizde.
Kitabı Mukaddes’in dilimize ilk çevirisi XVII. yüzyılda
yapılmış. Bunu, 1827’de yapılan ikinci bir versiyon
izliyor ve birkaç kez gözden geçirilen çeviriye son
hali 1941’de veriliyor. Altmış yıldır, bildiğimiz tanıdığımız
metin budur. Yeni çevirinin önsözünde, son otuz yıl
içinde, dilde yaşanan yenileşmelerin bu girişimi bir
bakıma zorunlu kıldığını belirtiyor yetkililer. Ortaya
çıkan sonucun, genç kuşak okurları açısından da, gelecek
kuşakların okurları akla getirildiğinde de, metnin okunmasını
kolaylaştıracağını söylemek belki güç değil; gelgelelim,
terkedilen versiyonun anlamsal derinliği korunmuş, üslûp
lezzetinin bir karşılığı bulunmuştur demek daha güç
açıkçası.
Eski Ahit yerine Eski Antlaşma, bap yerine bölüm, Tekvin
yerine Yaradılış, Allah yerine Tanrı, Alâmet yerine
Belirti denmiş olmasını kimileri övgüyle, kimileri anlayışla
karşılayacaktır; kimileri de, benim gibi, kaş kaldıracaklardır.
Sözcükler, kavramlar düzeyinde yapılmış yenileştirmelerin
yadırgatıcılığını tutuculuğa bağladık diyelim. Anlatım
özellikleri ve üslûp bağlamında bakıldığında bilmem
aynı gerekçeler geçerli olabilir mi?
“Ve Âdem karısı Havvayı bildi” cümlesi “Adem karısı
Havva ile yattı”ya dönüştüğünde, benim okurluk perspektifim
açısından kabul edilmesi olanaksız bir dönüşüm ortaya
çıkıyor. “Ve diğer yedi gün daha bekledi; ve güvercini
gemiden tekrar gönderdi; ve akşam vakti güvercin onun
yanına girdi; ve işte, ağzında yeni koparılmış zeytin
yaprağı vardı; ve Nuh suların yeryüzünden eksilmiş olduklarını
bildi” yerine “Yedi gün daha bekledi, sonra güvercini
yine dışarı saldı. Güvercin gagasında yeni kopmuş bir
zeytin yaprağıyla akşamleyin geri döndü. O zaman Nuh
suların yeryüzünden çekilmiş olduğunu anladı” dendiğinde
irkilmemin nedenleri var:
Bu metinler yaklaşık ikibin yıllık bir geçmişten (kimi
bölümlerin çok daha yüklü bir geçmişi olduğunu biliyoruz)
günümüze süzülen, anlatım özelliklerinin sözlü geleneğe
pek çok şey borçlu olduğu bir kültür dünyasının ürünleri.
Eski çevirideki “ve”li deyiş biçimi, noktalama işaretlerinin
karşılığını oluşturur; sözcüklerin seçiminde de, efsane
ve masal dilinin stilistik boyutları egemendir. Yeni
çeviri, eski çevirideki şiirselliğin neredeyse bütününü
iğdiş ediyor, bu özellikleri hiçe sayarak; dümdüz, kupkuru
bir anlatı dili öneriyor.
Benden önceki kuşaktan pek çok yazarın, sözgelimi Yaşar
Kemal’in ve Bilge Karasu’nun, KutsalKitabın üslûbundan,
anlatım özelliklerinden coşkuyla sözettiklerini, beslendiklerini
anımsıyorum. Benim kuşağımı da etkilemiştir o dil. Yeni
çevirinin, yeni kuşaklara aynı tadı devredebileceğini
sanmıyorum.
Yenileştirme, yalınlaştırma çabalarında tartım çok önemli
işlemler gerektirir. Halid Ziya’nın, Dağlarca’nın kendi
yapıtlarına uygulamayı seçtikleri işlemler bile yaralayıcı
olmuştur, binlerce yıllık bir yazılı metnin özelliklerini
gözardı etmeden çeviri yapmak için çok daha dikkatli
olunması gerekmez mi?
|