Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

Okumayı Yönlendirmek

Luc Ferry, Türk okurunun bir ucundan da olsa tanıma fırsatını bulduğu, yeni dönem düşünürlerinden biri. Geçenlerde, yabancı bir televizyon kanalının kitap programında izledim onu. Yazarların ‘özel mekân’larına, çalışma odalarına, arşivlerine, kitaplıklarına sokulan bir program bu; sunucu, Ferry’nin masasından bir kitap alıyor eline, yaşıtı bir felsefecinin yapıtı, ne düşündüğünü soruyor: “Olağanüstü bir çalışma” yanıtını alıyor. Koltuğunun hemen arkasındaki raflardan bir başka meslektaşının kitabını çekip çıkarıyor, aynı soruyu yöneltiyor, Ferry büyük bir coşkuyla sözediyor kitaptan: “Son yıllarda okuduğum en güçlü yapıtlardan biri, üzerimde derin etkisi oldu”. Bir üçüncü, bir dördüncü, Luc Ferry’nin yaklaşımı aynı: Gerçek bir heyecanla tavsiye ediyor kitapları.
Genç düşünürü izlerken, zihnimin çarkları hızla dönmeye koyuluyor, belleğimden benzeri tablolar çıkarmaya çalışıyorum, boşyere: Husumet, itiş-kakış, karalama, en hafifinden “suskuyla taçlandırma” sahneleri anımsıyorum.
Cevat Çapan’ın, sahiden sıkı bir çalışmanın yazarı olan Eyüp Özveren’i, “Akdeniz’de Bir Doğu”yu selâmladığı gibi, kaç okuryazar komşularını karşılıksız selâmlıyor Türkiye’de? Şüphesiz, “dostlar alışverişte görsün” yaklaşımlı kitap yazıları, yaz okumaları için öneriler eksik olmuyor yayın organlarından, ama içten, dürüst, yapıcı ne kadar olunabiliyor? Biz Eleştiri’yi silme, karaçalma, kavga ile özdeşleştirmiş bir kültür ortamı yaratmış olmayı en önemli başarımız sayabiliriz.
Bunun kaçınılmaz sonuçlarından biri de, “okur”un, özellikle de yeni kuşak okurunun, yapıtlar karşısında dayanaksız, ölçüsüz yaklaşımlar geliştirmesi. Donanımının zayıflığına, birikiminin cılızlığına bakmadan, göz kırpma rahatlığıyla yazar harcayan, kitapları ânında kıyma makinesinden geçirebilen yiğitler yetişiyor son yıllarda. Sonsuz bir özgüvenle, iki çırpıda, eski-yeni ayırmaksızın her yazarı, yapıtı harcamanın bugünkü adı öznellik.
İyi ama, “özne” olmak o denli yalınkat bir sürece mi bağlı acaba? Hangi toplumlar, çalının çınara böylesine kolayca burun kıvırmasına göz yumarlar?
Türkiye, 1980’den bu yana düzey yitiriyor. Eğitim kurumları gözden çıkarıldı, Medya son 10 yıl içinde dibe vurdu, Siyaset ve Ekonomi bunalımın doruğuna oturdu: Kültürün zıvanadan çıkmaması için gerekçe olabilir miydi?
Yeniden sevgi-saygı ortamının yaratılması güç görünüyor açıkçası. Temel yapı değişimleri sözkonusu edilmedikçe, sağlıklı değerlere kavuşulması da. Tevfik Fikret’in betimlediği “Sis”ten kalını çıktı karşımıza, göz gözü görmüyor ortamında hangi yöne gittiğimizi kestiremeden ilerliyor ya da geriliyoruz.
Kitapların dünyasını, insanların dünyasından soyutlayamayız. Yaşamın merkezinde belli değerler hüküm sürüyorsa, kütüphanelerimiz bundan etkilenecektir. Neyse ki tek çözüm yolu boyuneğmek değil: Toplumların direnmeleri için bireylerinin direnme güçlerini pekiştirmeleri şart. Çaresizlik belirtisi de sayılsa, işe herkesin kapısının önünü temizleyerek başlaması boş çaba sayılmamalı.
Kitap okumak, imge okumak, ezgi okumak; Yazı, Düşün, Bilim, Sanat — hâlâ güçlü seçenekler. Kişinin ufuk çizgisini açan, boyutlarını genişleten, bakışaçısını derinleştiren uğraş alanları bunlar. Ana sorun, doğru yönlendirilmekte. Peki, kim yapacak bunu?
Dostum Selçuk Altun’un ikidebir yazılarında, sonra da romanında listelere yer vermesini, Kitap-lık dergisine anketler yaptırtmasını genel çizgilerinde yadırgadığımı itiraf etmek isterim. Gün geldi, bu bütünüyle kişisel listelerin, bize dayatılan öteki listeler karşısında ciddi bir anlam kazandığına vardım. Amatör buluyordum Altun’un davranışını, oysa amatörlüğün sevgi-saygıyla bağlantılı değerlendirmeler içerdiğini gözardı etmemeliydim. Ters yönde bir örneğe baktım: Bütün yazdıklarını büyük dikkatle okuduğum Nermi Uygur’un, bugüne dek pek az çağdaşına dikkat çekmiş olması, pek az çağdaşı yapıtı önermiş olması, bana önemli bir eksiklik gibi göründü o an.
Okuduklarını okumuş olmasaydı, Montaigne olmazdı Montaigne.
Yüzlerce “adres” veriyor bugün, Quignard: Onların yazdıkları olmadan olmazdı, varolamazdı benim yazdıklarım.
İşe bizi her gün besleyen harflerin sahiplerini korkusuzca selâmlayarak başlasak.