Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

Karaoke

Birden fazla yazımda, Edebiyat ile Musikî arasındaki bağlantılara, yazgı ortaklığına değindim bugüne dek; söylediklerimi yinelemek istemiyorum. Şiir’in, Şair’in Antik Dünya’dan Ortaçağ sonuna uzanan zaman dilimi içinde bir tür ortakyaşarlık sürdürdükleri bilinir, bir noktadan sonra yolları ayrılmıştır. XX. yüzyılın ikinci yarısında yeni bir “troubadour” biçimi ortaya çıktı: Bob Dylan, Leonard Cohen, Brassens, Jean Ferrat, Léo Ferré, Paolo Conte gibi şarkıcılar, “söz”ü “şiir”in burçlarına taşırken kunt kişilikler geliştirdiler: Yalnızca görünüşleri, yaşama biçimleriyle değil, etik duruşları, değer sistemleri ve dünya görüşleriyle de döneme damgasını vuran “show business”in kurallarını, siyasetini hiçe saymayı bildiler.
Onların birer “star” olmadıklarını, tam tersine, amaçlarının “adam” olmaktan öteye geçmediğini iyi-kötü herkes anladı, kişiliklerine ve yapıtlarına saygı duyuldu. Çoğunun geri çekildiğini, birer “magazin” unsuru haline getiriliriz korkusuyla mahut çevrelerden uzak durduklarını görüyor, gözlemleyebiliyorduk.
Gariptir, onların yerini, “ağır” sanatçılar, edebiyat dünyasının kimi “figür”lerinin aldığı bir dünyaya birdenbire geçtiğimizi neredeyse farkedemedik. Yeni Dünya Düzeni’nin Yeni Medya Düzeni kendi kahramanlarını buldu, yarattı; “show business”in repertuvarı başkalarıyla tazeleniyordu.
Günümüz Avrupa resminin Rolls-Royce’lu, şatolu, yüzükleri ve giyim kuşam özellikleri ile gündemden düşmeyen temsilcileri; magazin basınının dilinden düşmeyen yazarları apayrı bir değer sistemine gönderme yapmayı yeğliyorlar. Türkiye’de de birkaç örneğiyle karşılaştığımız bu yeni star tiplemesi, “ürün”lerini daha geniş bir izleyici kitlesine ulaştırmak için varını yoğunu ortaya dökmekte kararlı anlaşılan.
Gönlünde yatan aslan şarkıcı ya da sinema oyuncusu kimliğiyle şan şöhret sahibi olmak iken, bir kader cilvesiyle kendini başka alanlarda bulan bu starlar, bana öyle geliyor ki, gerçekte karaoke yapıyorlar.
Karaoke son yılların, kalabalık insan toplulukları için yaratılan en zalim silâhı. Bu silâhın namlusu ötekilere çevrili değil ama, kişinin kendi elinde tuttuğu silâhı kendi kafasına dayamak durumunda kaldığı trajik, hüzün verici bir durumla karşıkarşıyayız. Yetenekleri şarkı söylemeye elvermediği halde, elinde mikrofon, benliğini başka birinde eriterek bir tür “sahte transfer” gerçekleştiren o insanların itildikleri ruh karmaşası içparçalayıcı.
Bir salgın boyutunu almış durumda karaoke: Yarışmalar düzenleniyor, özel klüpleri açılıyor, web siteleri devreye giriyor. Umman bir hayâl dünyası. Kişilik parçalanmasının en garip sonuçlarını getiriyor. Gündüz banka memuru, öğretmen, taksi şoförü olarak çalışan kişiler geceleri bir maskeli baloya katılacakmışçasına makyaj yapıyor, travesti boyutunda görünüşünü dönüştürüyor, üyesi olduğu klüpte, benimsediği Barbara Streisand ya da Freddie Mercury kılığında “performans”ının peşine takılıyor. Sabaha karşı yatağına döndüğünde ne tür bir bozgun yaşıyor, bunu kendisinden başka kimse bilemiyor.
Kamu önünde karaoke yapmak ayrı bir ‘sanat’ gene de. Son yıllarda bu alanda ciddi başarı kazanan ortakuşak ‘edebiyat’çılarından birine bakıyoruz da, yalnızca başkalarını yeteneğine inandırmakla kalmadığı, neredeyse kendini de ikna ettiği göze çarpıyor. Gelgelelim, kendi sesi sözü yok bu şarkıcının, karaoke sanatında enikonu ilerlemiş topu topu; bir şarkıcıyı bir karaoke’ciden ayıracak ölçülerden yoksun düşmüş bir ortamda, uzun bir süre ‘durum’u idare edeceği, onu dinleyenlerin hayranlığından da belli.
Ne kadar uzun sürerse sürsün biter oysa gündüz de, uzatmalı gece de: Kişi, sabaha karşı kendi kendisiyle başbaşa kaldığında gözü aynaya takılıverir. Başkalarının sesine sözüne öykünerek yaratılan efsane orada nasıl olsa çözülmez mi?
Asıl sorun, karaoke aldatmacasını yaratan düzende ama: İnsanın kendisi olmakla yetinememesine yolaçan düzenler, söyleyenleri de dinleyenleri de hüsran paylaşımında buluşturuyor.
Düzmece imgeler, düzmece ezgiler düzmece bir Dünya getiriyor önümüze.
Bu da geçer ya hû.