Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

TATİ

Bir vakitler Cannes Film Festivali denildiğinde akla yıldızlar geçiti, kumsal güzelleri, skandallar gelirdi; şimdi işin çehresi değişti: Bu yılki festivalin öne çıkan özelliği sinema sanatında restorasyonun önemi; onarım görmüş yaklaşık bir düzine başyapıt yeni izleyicilerle buluşturuldu, finans ve teknik sanatın hizmetine koştu.
Onarım işlemleri gören yapıtlardan biri, Jacques Tati’nin “Playtime”ı. Bu vesileyle olmasa gerek, ilkyaz ve yaz boyunca, peşpeşe Tati etkinlikleri düzenleniyor ayrıca: Sinematek’ten salonlara, Arte’den (Aralık programına “Playtime”ı da almış) Cahiers du Cinéma’nın özel yayınına, nereye bakılsa, bu büyük yönetmenin taçlandırıldığı göze çarpıyor.
Kişisel olarak, “sinemanın şairi” tamlamasını, Cocteau’dan Tarkovski’ye bir dizi sinemacıya yakıştırılmış o nitelemeyi hiç sevmemekle birlikte, konu Tati’ye geldiğinde duraksıyorum, hattâ, tam tersine, duraksamaksızın doğruluyorum: “Amcam”ın, “Bay Hulot’nun Tatili”nin yaratıcısı düpedüz şair. Başka hiçbir yönetmeninkine benzetemiyorum üslûbunu, yaklaşımını, kurduğu dili, öyleyse Yedinci Sanat’ın tek şairi o, diyebilirim.
Geçen hafta, “Otomobil”i izlerken, bir kez daha büyüsüne kapıldım Tati’nin. Bu “neşeli heccav”, bir tür ‘gizli esperanto’ konuşturduğu, zaman zaman bütünüyle dilsiz kıldığı dublörü Bay Hulot’nun merkezinde durduğu baştan aşağı özel bir dünyayla tanıştırıyor her filminde izleyiciyi. Bir otomobil fuarına, Bay Hulot’nun tasarımı piknik otomobili ile katılmaya karar veren yapımcı firmanın başına gelen türlü ‘aksaklıklar’ üzerine kurulu filmde, hayatımızı kaplamasına izin verdiğimiz, giderek tepemize çıkmasında sakınca görmediğimiz bir araç büyüteç altına alınıyor. Direksiyon göbeğinden traş makinası, stop lâmbasından duş başlığı, arka tampondan barbecue çıkan bir otomobil bu — tıpkı Tati’nin filmi gibi.
Bütün o yumuşak görünen üslûbun temelinde amansız bir uygarlık eleştirisi yattığı bilinen gerçektir. “Playtime”da bu eleştirinin doruğa çıktığı anlaşılıyor. Kendi ülkesinde bile yaralayıcı olmuş: “Bu film benim gözağrım. Fransa’nın sevemediği tek filmim. Ya da, ona nasıl bakacağını bilemedi diyelim... oysa Fransa, filmimi Louvre’u gezer gibi, Brueghel’in bir tablosu önünde iki saniye durup ‘eveet’ diyerek geçtiği gibi seyretmek istedi”. Tati, yapıtı için yeterli emeği sarfetmeye yanaşmayan ülkesini, seyircilerini sonradan zehirli oklarla yanıtlamıştı.
“Playtime”ın gücünü hemen farketmiş Truffaut; filmi izler izlemez ustaya birkaç satırlık bir mektup göndermiş: “Playtime, sinemada bugüne dek yapılmış hiçbir şeye benzemiyor. Bu film, kamerayla farklı çalışılan başka bir gezegenden geliyor”.
Bazı başyapıtlar bozgun koşullarına baştan yargılı olur. Playtime için 1964-65 yılları arasında dev bir harcama yapılmış. 15 bin metrekarelik bir stüdyo-şehir inşa ettirmiş Tati; cam gökdelen cepheleri, sahte caddeler ve meydanlar yapılmış, filmin bitiminde başka filmlerin de içinde çevrilebileceği bir sinema kenti düşleniyormuş. İki kez iflâs eşiğine gelmiş yatırımcı-yapımcılar; ilk seferinde Malraux, ikincisinde Pompidou yardım elini uzatmış.
Ama “Playtime”ın gerçek dramı gösterime girmesiyle başlamış: Film izleyiciye hem uzun, hem ağır gelmiş. Uzmanlara bakılırsa, erken gerçekleştirilmiş bir film. Kimin için? Sinema izleyicileri için. Bir avuç tutkulunun masraflarını göğüslemeye yetmeyeceği bir yapım.
Meraklılar, “Playtime”ın öyküsünü, seyrüsefer günlüğünü, arka öyküsünü Cahiers du Cinéma’nın yayımladığı kitaptan öğrenebilirler. On yıl önce Perec üzerine dev bir yaşamöyküsü kaleme alan dostum David Bellos’tan epeydir haber alamaz olmuştum: O tuhaf İngilizi Amerikan Üniversiteleri kapmıştı, anlaşılan gene dayanamamış, bir Fransız üzerine çalışmayı yeğlemiş: 480 sayfalık “Tati” yaşamöyküsü bugünlerde yayımlanmış.
Warner Bros sinemasının korkunç, şedid, sözümona ‘kahraman’larını izledikçe, “Bay Hulot”yu özlüyorum.