Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

SESSİZ GÜRÜLTÜ

Son yıllarda, televizyondaki kitap programlarının sayısında bir artış gözlemleniyor; buna karşılık, Edebiyat ile ilgili pek az program var, bunlardan biri de “Sözün Büyüsü”. Erendiz Atasü, Talât Sait Halman, Mustafa Şerif Onaran üçlüsünün hazırladığı ve sunduğu bu soluklu sohbetin her seferinde bir konuğu oluyor, izlediğim son programın “konu”su Ahmet Hamdi Tanpınar, “konuğu” ise Jale Parla’ydı.
Edebiyat bağlamında, Üniversite’den gitgide seyrek çıktığını hayıflanarak saptadığımız araştırmacıların yeni kuşaklardan gelen önemli bir temsilcisi Parla. Fuat Köprülü’den başlayan, Mina Urgan’dan Şara Sayın’a, Berna Moran’dan Akşit Göktürk’e, Tahsin Yücel’den Kaya Bilgegil’e giden çizgide ciddi bir birikim ortaya koyan Akademi kökenli Eleştiri çalışmaları, Üniversite darbe aldıkça sekteye uğradı. Jale Parla gibi örneklerin sayısı artmadıkça, Edebiyat’ın değerlendirilmesi, çözümlenmesi, yorumlanması çerçevesinde sıkıntılar yaşamayı sürdürecek Türkiye.
Tanpınar sohbetinin en canalıcı noktası, Halman’ın “Huzur” romanına ilişkin bir saptamasındaydı bana kalırsa. Romana adını veren kavramın çift anlamlılığına sokuldu Halman; edebiyatımızın ilk varoluşçu yapıtı sayılabileceği görüşünü açtı: Huzur’un “burada-olmak” boyutuyla ilgili söyledikleri açıkçası beni heyecanlandırdı. Tanpınar’ın Bergson felsefesiyle ilişkisi üzerinde öteden beri durulmuştur da, varoluşçu felsefe açısından okuması bildiğim kadarıyla yapılmamıştır. Yeni bir yorum, yeni bir ilintiden, ilinti kurmadan geçer: Halman’ın bakışaçısının temellendirilmesi gerekir şüphesiz, ama bir okuma önerisi geldiğinde dikkat kesilmemiz gerektiği de, yazınsal gerçeklik açısından tartışılmazdır.
İster akademik kökenli olsun, ister özerk bir alanda doğsun ve gelişmiş olsun, eleştirel etkinliğin anlamı, amacı, işlevi de başka yerde aranamaz kaldı ki: Gerçek eleştiri, bizi farklı bir perspektifle, henüz karşılaşmadığımız bir yorum önerisiyle Yapıt’a yaklaştırır, uzaklaştığımız yere döndürür. ‘Huzur’ kavramı dolayında Halman’ın yaktığı ışık yeniden “Huzur” romanına yönelmemiz için yeterli bir gerekçe hazırlamıştır işte. Burada “okuma”ya düşen görev, sözkonusu öneriyi yapıt üzerinde sınamak, değerlendirmektir. Alışagelmediğimiz bir yorumla karşıkarşıya geldiğimizde, Edebiyat ya da Sanat bağlamında, en uygun tavır ivedilikle diklenmek değil, tam tersine, yorumun Yapıt önünde dayanaklılığını, kısacası dayanaklarını araştırmak olmalıdır. Unutmayalım: Kuramcılar, nicedir “aşırı yorum” sorununu büyüteç altına almış durumdalar.
Tutucu bir eleştiri anlayışı açısından, Halman’ın “Huzur”a yaklaşımı sahiden de huzur kaçırıcı bulunacaktır; genellikle, tez elden böylesi bir yaklaşımın geçersiz olacağı ifade edilir o kesimde, kestirip atmak huzur verir. Gelgelelim, her adına ‘yapıt’ denilmeye değer yapıtın ömrü yeni yorumlar aracılığıyla uzamıştır bugüne dek, bunu unutamayız.
Rastlantı bu ya, “Sözün Büyüsü”nü izlediğim günün ertesinde, “Huzur”un fransızcaya çevirisini coşkuyla üstlenen Gilles Authier’yle görüştüm. Kitaptan “Sérénité” diye sözedince, ona konuyu açtım: Sahici bir merakla dinledi beni, romanı bu gözle yeniden okuyacağını ekledi. Bilinenin tekrarı olacak gerçi: Her çeviri girişimi, çalışması temelde bir yorum denemesidir.
Rastlantı rastlantıyı kovalar bazan: Authier’yle görüşmemizden birkaç gün sonra, Zeynep Bayramoğlu, INALCO’da Tanpınar’ın “Huzur”u üzerine yaptığı tez çalışmasını ulaştırdı bana. Özellikle, musikî ile kurduğu bağlantılar açısından birinci dereceden önemli bir iş çıkarmış Bayramoğlu — romanla musikînin bağlantısına gelecek yazımda gireceğim.
Yorumlar yeniler, tazeler her yapıtı ya, her yapıt buna hak kazanacak güçte, derinlikte değildir; pek çok roman erir gider, kalıcı olanlar yorum zenginliğini doğuran iç zenginlikleri ile okurları farklı dönemlerde, çağlarda çağırmayı, kurcalamayı sürdürürler.
Has edebiyatı öyle kılan bu sessiz gürültüsüdür.